noche buena

if ı fell in love with you


will you promise to be true
and help me understand

 cause ıve been in love before
and ı found that love was more
than just holding hands


şimdi, lütfen cevap ver bana...

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 01:06 | 0 yorum

pijamayla kantine gitmekten utanmayan arsız, terbiyesiz hatta teşhircinin önde gideni bi insanmışım ben. bunu bu zamana kadar farketmemiştim. beni bu gafil durumdan kurtarıp doğru yola sokan yurt memuru baağğyan sana sonsuz şükranlarımı sunuyorum. ne de olsa şurda 2 yıl kaldı dünyanın yok olmasına. artık tamamen iffetli bi insan olarak devam ettiricem kalan yaşantımı. tenks beybi.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:11 | 0 yorum

las noches igual que los dias de soledad.

ben bugün bunu öğrendim. bi de ardı ardına la alegria dinlememem gerektiğini. barcelonada olmak vardı şimdi. bunları denize karşı sangria çekerken konuşabilirdik. yalnızlığın günü de gecesi de şehri de eşit. bi de üstüne cila niyetine celos atardık. öyle giderdik gideceksek de.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 10:49 | 2 yorum

...

      hayatımın en güzel günlerinden biriydi yaşadığım. gezip gördüklerim bir yana, hayatımda bi an sonrasını düşünmediğim, hatta o anı bile düşünmeden sadece yaşadığım nadir zamanlardan. ve herşeyden daha önemlisi ne kadar saçmalarsam saçmalayayım beni küçümsemeyeceğini, hatta birlikte saçmalamanın dibine vurdurabileceğimizi hissettiğim ve bu beklentimi boşa çıkarmayan güzel saçlı çocuk:)
          kaleye de çıktık, samanpazarında da gezdik, pikaptan çalan şarkıya hüzünlenip sigara da yaktık, hamamönünde iki küçük çocuğun muhabbetine tanık olduk, waffle yedik ve kahkahalarla güldük.
       evet bay güzel saç=) herşey için bir defa daha ve milyonlarca teşekkür ederim:)


p.s. : ama bu saçlarınla ilgili hain planlardan vazgeçtiğim anlamına gelmez. ne münasebet:)

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 15:27 | 2 yorum

niye böyle yaptın ki canım?

ayrıntılar burada

benim lisemde yaşanmış. neden yaptın emre demicem,anlıyorum seni. ama demeden de duramıyor insan.neden emre? tamam ben de kimyadan nefret ederdim.ben de çıkıp baktım o pencerelerden atlamayı düşünerek. ama yapmasaydın keşke,çünkü belki de bugün hayatının en güzel günü olacaktı. ah be emre.neden...

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:39 | 0 yorum

my melody




         
 niye bu kadar çok seviyorum seni=))



Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:45 | 4 yorum

çöküş

ben bugün ufak bi çöküş yaşadım. tabi bunun sebebi borçlardan 23 almam değil. ne alaka?
hem 23 de karizmatik bi sayı. 0 almaktan iyidir.
her neyse. işte ben bugün rus bi arkadaştan devotckanın devoşka diye okunduğunu öğrendim. allaaaşkına devoşka ne ya? devoçka dururken. yakışıyo mu yani? bilmiyorum. hayattaki bütün amacımı kaybettim.
ben hadi bu haldeyim. peki ya 69 sitesinde yaşayanların psikolojik durumları???

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:50 | 0 yorum

bir toplumsal ayrıştırıcı olarak kafka

        kafka okuyorum bi süredir değerli dostlar. aforizmalarını falan durup durup elime alırım gerçi ama şatoya defalarca başlayıp yarıda bırakmış bir insan evladı olarak 15 kitaplık deeevvv (ki sonradan farkettim ki o kadar da deeev değilmiş; mesela ceza sömürgesinde bile yok içinde) bir kafka seti almıştım. evet bana takacağınız 'çılgın seni' madalyasını gururla taşımaya hazırım bloggercanlar. herneyse sonunda kitaplarıma kavuşmuş ve hukukçu olarak en merak etiiğim kafka eseri olan davayla başladım işe.
     işte toplumumuzdaki -gizli- kafka düşmanlığını da bu sayede keşefettim sevgili dostlar. ilk darbeyi çok cici babacığım vurdu. bu sally kişisi kitabını okumaya ara vermiş ve televizyonda oynamakta olan pek naif aşk-ı memnu dizisine 'gözü takılmıştır' ki o meşum konuşma yaşanır.


    - baba kişisi: kızım sen kafka okumaya çalışan bir genç olarak utanmıyo musun bu diziye bakmaya? (okumaya çalışmak????)
     - sally kişisi: okuyodum ki ben. ( beyni alınmış vaziyette)
bu travmayı atlatan sally kalkıp denizliden ankaraya gelir. peki ne için? siz okul, okumak, ders falan sandınız di mi? değil işte. çünkü bu zavallının çilesi henüz dolmamıştır. ve acı olaylar aynı gün içinde birbirini kovalar. (yazı baya uzadı ya bu arada, bundan sonraki olayları özet geçiyim) işte size aldığım tepkilerden bi demet:
      - sen daha hazır değilsin kafkaya.
      - ödev için dimi bu? değil mi? nası ya? (kız iptal oldu zevk için okuduğumu duyunca)
      - siz hukukçular hep böylesiniz. (kafka da hukukçu ya ondan) 
      - var ya çok çirkinmiş bu adam, ondan böyle yazıyomuş hep. ( adam? çirkin? böyle??? )
      - bunun çizgiromanı var git onu oku!!

    

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 00:56 | 5 yorum

derse getirdiği nesneyi bişeylere benzetme çalışmasını yaparken, kırmızı bebek battaniyesini kan gölüne benzeten ben mi; yoksa bu benzetmeye içten tebriklerini sunan toygar hocam mı daha ruh hastası? ben bilemedim şimdi onu.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 09:23 | 0 yorum

bilmeni isterim ki

don quixote was a steel-driving man,

my name is SALLY
i'm your biggest fan
i don't see what anyone can see
in anyone else but you


 

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:46 | 0 yorum

yes, no, maybe.. ı dont know.. can you repeat the question??

      lykke li ablamızın possibility şarkısı eşliğinde omuzlarıma attığım battaniyeye sarınıp yaprakların dökülmesini izlemektan başka hiçbişey yapmayı canımın istememesi, istese de buna yetecek enerjimin olmadığını düşünmem depresyonda olduğumu mu gösteriyor doktor?

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:58 | 1 yorum





gitmiştim ki.

geldim ama.


bi de...

bunu getirdim yanımda.

işte öyle..

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 12:41 | 0 yorum

my future husband :))


sevgili zach;
şunu bilmeni isterim ki eğer benimle evlenmezsen ve o hayranın vampir kılıklı karıyla kırıştıyosan ya da gruptaki o gözlüklü hatunla bi işler çevirirsen ananı dağa kaçırırım bebeyim. kapiş? işte beni arıcak olursan da aştinin orlardayım. atla gel. nikah işlemlerini hemen başlatalım. canım.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 16:56 | 0 yorum

keşke doğmasaydım dediğim oluyor bazen

         havalar güzel giderken hasta olmak koyuyo bana. zaten beni bu güzel havalar mahvetti. neyse. öyle hastayım işte. önce faranjitim azdı kendi kendime antibiyotik başlattım, o geçti. sonra da gribimsi bişey oldum şimdi.  siz değerli blogger okuyucularından ricam; eğer domuz gribine falan yakalanmışsam muhtemelen geberip gidecem. arkamdan domuz kelimesiyle ilgili espri yaptığınızı duymiyim. tamam mı? canım.

         çocuk kitaplarının bulunduğu reyona 'LÜTFEN ÇOCUKLARIMIZI UYARALIM. KİTAPLARI YIPRATMAYALIM.' yazan bilgisayar çıktısı yapıştıran zihniyet. beni hayattan soğuttun bebeğim mutlu musun?
hayır bundan sonra senden beklentim KİTAPLARI ELİMİZLE DEĞİL GÖZÜMÜZLE SEÇELİM. falan asmandır sağa sola. minimalist misin, piç misin nesin lan? çocuk dediğin kitabı sevcek, okşayacak, karıştıracak ki insan olma yolunda adımlarını sağlam atsın. di mi. canım. hayır, zaten chuck palahniuk'un pygmy kitabını 8 pound etiketle 20 liraya satıyosun bak yine bişey demiyorum. ama benim de bi sabrım var. demek istediğim şudur ki:
                     REMZİ KİTABEVİ AKILLI OLSUN!!!!
           
              bi de işte karadır kaşların olsun, gloomy sunday olsun, efendime söyliyim satellite of love gibi şarkılar. yapmayın lan. yani yapın da şu acı dozunu azaltın be kardeşim. yani azaltmayın tamam ama... off nasıl olcak ben bilemedim ama şu yukardaki üçgen günden güne içten bitirmekte beni. sonra bigün bi bakarsınız yığılıp kalmışım. uyuyorum sanırsınız, ölmüşümdür. falan. öyle bilin diye söyledim. canım.

                 bu yazıya fotoğraf ekliyim istedim ama anafikri veren bi resim bulamadım. öyle kuru kuru oldu gibi. ama dur biraz daha bakınıyım.

                  ben ona bakınırken siz de jaurim adlı güzide gruba bakıverin bi. özellikle 4. albümü iyidir. şimdi korece şeyedemediğimden tam adını şeyedemiyorum ama 4. albümü de açıklayıcı bence.


evet hiçbişey bulamayınca ben de bunu yaptım. yine de kateinkiler kadar başarılı değilse de idare eder. nası bi cümle kurdum ki ben??? neyse. hastalığıma ve yaşlılığıma verin.

gitmeden evvel üstat chucktan bi kuple söyliyim istedim. canım.
''have you EVER wished you'd never born?''

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 15:14 | 1 yorum

million dollar hotel

-atladıktan sonra farkettim ki hayat mükemmel.
hayat, tüm sihirler, fırsatlar, güzellikler ve televizyon...
ve evet..
pek çok sürpriz...
ve herkesin istediği pek çok şey..
ama bunlar sadece kaybettiğimizde fark ettiğimiz şeylerdir.

                                                              tom tom


 
tom - sigara içen insanlar bazen ölürler, kanser olabilirler.
eloise - ben ölemem.
tom - ölemez misin?
eloise - ben aslında yokum.
tom - nasıl oluyor bu?
eloise - ben hayal ürünüyüm.
tom - hayal ürünü olmak sence iyi mi? ...üzgünüm...çünkü ben sadece senin üzerinde iyi bir etki bırakmaya çalışıyorum. belki de beni hatırlayamadın.
eloise - ben herşeyi hatırlarım.
tom - herşeyi mi?
eloise - her-şe-yi..

           


          "kendisini sevmeyen birini sevemezsin"

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:44 | 5 yorum

here today, gone tomorrow


60 yaşına kadar yaşamak istemiyorum.
Oturup geçmiş günleri düşünmek zorunda kalmak istemiyorum.
Hataların ve günahların bir hesabını yapmak istemiyorum.
İyi şeyleri bulmak için hafızamda kazı yapmak istemiyorum.
Mutlu anıları hatırlamak istemiyorum.
Yaşlanmak istemiyorum.
Bir gün daha.
Bekleyip görmek istemiyorum.
Çıkıp dolaşmak istemiyorum.
Okulu bitirmek, öğretim görevlisi olmak ya da avukatlık yapmak istemiyorum.
Evlenmek istemiyorum.
Çocuklarım olsun istemiyorum.
Hayatımda kalıcı biri olsun istemiyorum.
Havuzu olan bir ev istemiyorum.
Bir dile, bir ülkeye, bir kişiye bağlı kalmak istemiyorum.
Yarını beklemek istemiyorum.
Durmadan dönen çemberin içinde hapsolmak istemiyorum.
İstediğim şey;
Sonsuza kadar uyumak.
Ya da işler yoluna girene kadar.
Muhtemelen aynı kapıya çıkıyor ikisi de.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:47 | 1 yorum

because the world is round...


bugün dostun önünde beklerken öyle birisine gözgöze geldim ki, hala etkisindeyim.

bu dünyadan değilsin belli ki.
gözgöze geldiğimizde suratımda görmüş olduğun aptalca ifadeyi mazur gör.
ama gözlerin öyle derindi ki...
omuzlarından düşen tişörtünde candy filminin afişindeki heath ledger kırılganlığı okunuyordu.
öyle cebinde arandığın şey neydi bilmiyorum
ya da sen de o havadaki şimşeği hissettin mi?
bi daha görebilecek miyim seni?
yoksa bu çürümekte olan dünyaya şöyle geçerken bi uğramış ilahi bir varlık mısın?

eğer gerçekten gerçeksen bilmek isterim işte nelerden hoşlanırsın?
devendra banhart severmisin sen de?
ispanyolca öğrenmek ister misin?
beirut dinlerken dudaklarına gülümsemecikler oturur mu seninle?
one more cup of coffee'yi duyunca canın kahve ister mi?
peki gözgöze geldiğimizde senin de kulağına geldi mi gökyüzünü saran 'because'?

tekrar karşılaşmayı ve bu soruların cevabını beklicem..




Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 11:23 | 2 yorum

the lonesome death of hattie carroll

Sanki bekliyorum. Hep bekliyorum.
Sanki bekliyorum. Hep bir şeylerin olmasını bekliyorum.

Bilmiyorum ama neyi neden beklediğimi. Hep bekliyorum ama. Gözlerimi kapayarak, uyuyarak, ağlayarak bekliyorum. Beklemekten sıkılsa canım hiç beklememek daha mı kötü diye düşünüyorum. Denizin içinde hiç kimsenin bilmediği bir yerde, her şeyin bir kadife örtüye sarıldığı bir yerde bekliyorum. Gözlerim kapalı bekliyorum. Korkarak bekliyorum. Bir annenin doğacak bebeğini beklemesi gibi bazen bu. Sonucun güzel olmasını dileyerek bekliyorum. Ve kabuslar görüyorum. Doğacak bebeğimin defolu çıkmasıyla ilgili kabuslar. Bebeğini düşürmek belki de. Ya beklediğim şeyi çoktan yitirmişsem. Ya o geldiğinde ben olmazsam. Karanlıkta renkleri hissetmek gibi bu bekleyiş. Yine de bekliyorum. Yaratıldığımdan beri sürüyor sanki. Sirenlerin şarkısı gibi. Duyuyorum hep ama göremiyorum, hissedemiyorum hiç. Yine de sürükleniyorum girdaba kapılmış gibi.

Bekliyorum. Bekliyorum…

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 14:19 | 1 yorum

ay bana bakıyo gibi sanki

kafamı çarptım demin. valla bak. hem de böyle donk diye. hatta donk hafif kalır. böyle batıkent yöresinde ufak çaplı bi deprem yaratmış olabilirim. gülme kate gülme. çoğğayıpp.


dumbala dumbala dumbala laika.. bilen varsa aydınlatsın bizi. swing kız mıdır erkek mi? bence sanki erkek gibi ama gülşah der ki o kızdır.


bi de ben berbat haldeyken elinde sıcak çorbayla çıkageldiğin için şu an gözümde dünyanın en birinci insanısın tomurcuk.


diş hastanesinde sıramı kaçırdığım için 'zamane gençleri' ve onların sorumsuzluklarıyla ilgili oldukça nahoş görüşlerimi kulağıma sokmakta beis görmeyen pis yaşlı amca, şunu bil ki günümü mahvettiğin için seni asla affetmicem. eğer öbür dünyada görüşürsek var ya o döktüğüm gözyaşlarında boğacam seni. sanki sen hiç yirmilik diş çıkarmadın. pis.


bi de kitapkurdunun tuvaletine her gittiğimde;

para verdim

bişey aldım

sana baktım

sen bilmezsin

deyip durdum aynaya bakaraktan. evet ben öyle ayna bulduğumda ona bakarak şarkı söylerim. nedir yani?


gelicem diyip gelmeyen öner. sensin lan paçozun başkanı. bi daha gözüm görmesin seni. anlaştık mı?


son olarak söylemek istediğim:
all you need is love, all we need is love.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 16:12 | 0 yorum

içi acır ki bazen bu kızın...



bana birşeyler oldu.
eskilerden biyerlerden bi şarkı çıkageldi.
bi sekans ardından.
çingene olcam ben dedim.
ol dediler.
olayım o zaman dedim.
tuttum upload yaptım özel.

en çingene eteğimi giydim.
uçlarını savura savura yürürken dinliyorum.
ay tchiki tchiki...
zingarine benmişim aslında.
aşk acısından kendimi atmışım yollara.
geziyorum öyle vatansız insanların arasında..

http://www.mediafire.com/download.php?nhmnzfndmiv

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 10:27 | 0 yorum


o değil de, edie sedgwick ne tatlı ne karizma hatunmuş ya. yazık olmuş haa.
andy warhol var ya topsun lan sen. harcadın taş gibi hatunu. pis.
bob dylan'la gönül eğlemiş hatun, vaaay beeeaaaa.
kaşı gözü falan da ne hoş.
çok özendim laaaa.
edie olmak isterdim.
bunu söylemek de çok saçma geldi aslında.
tam olarak hislerimi karşılamıyo.
ama sanırım anafikri anladın.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:45 | 0 yorum

deli misin, nesin?

Senden ve benden başka kimsenin olmadığı bu üst geçitte saat kaç bilmiyorum. Ya da ne kadardır buradayım, ya da ne yapmaya çalışıyorum. Hayır, bunları bilmiyorum. Kalbimin beynimden önce davrandığı bir andı. Müziğe yürüdüm. Sen gitar çalıyordun. Klasik İspanyol melodisi hem hüzünlü hem de isyan doluydu. Sanki elimden tutup beni sana getirir gibiydi. Ve ben geldim, durdum öylece, dinledim. Sadece sen vardın ve o melodi. Ben bile yoktum evrende. Derin bir denizin dibinde sürekli dibe batmak ama hiç yere varmamak gibiydi. Her şey kalın bir perdenin altına süpürülmüş önemsiz kırıntılardı sadece. Öylesine bütündün ki o melodi ve sen. Benim hiçbir önemim yoktu. Sonra kafanı kaldırdın ve baktın bana. Gülümsedin belki de, hatırlamıyorum. Ben gözlerinde gördüğüm şeyle sarhoştum çünkü. Ateşti bu. Belki de diğerini çekip çıkaran bu ateşti. Senin gözlerin.
2 sally var içimde. Sally ve sally. Bu et ve kemikten kuklayı oynatan iki kuklacı prenses. Kuklanın içindeki krallığın hükümdarları. Biri sana bakıp duygularının girdabında sürüklenirken, diğeri çıktı geldi. Geç kalınmış bir ziyaret gibi. Hiç beklenmeyen belki, ama hiç geri çeviremeyeceğin. Sohbete başlaması da gelişi gibi teklifsizdi.
— son zamanlarda iyi değilsin.
- Sürpriz.
- Benim için değil. Bu kafa karışıklığına bir son vermelisin. Bu kaos dünyamıza zarar veriyor. Her şey karanlık ve kısır artık.
- Ne yapmamı istiyorsun? Gitmemizi ya da bizi öldürmemi mi?
- Çözüm bu mu sence? Şimdi gidebiliriz. Tam şu an. Her şeyi bırakabilirsin geride. Anneni, babanı, kardeşlerini, dostlarını, bu sokakları bir daha görmezsin. Hatta bu dünyayı bile. Ama kendini geride bırakamazsın. Barselonaya gidebilirsin, peruya, alaskaya hatta cehennemin dibine ama kendini de beraberinde götürmek zorunda olduğunu biliyorsun. Sen oldukça zekisin. Bunu sen de biliyorsun ve aptal numarası yapma.
- Hayır, hayır, hayır. Zeki falan değilim hatta bu dünyadaki en aptal, en aşağılık, en en en…
- Bırak şimdi bunları. Kendini kandırmak istemiyorsun ama yaptığın şey bu. Neden bu kadar korkuyorsun?
- Bilmiyorum. İnsanlar… Onlar çok… Anlamsızca nefret dolular. Bana zarar vermek istiyor hepsi. Korkuyorum onlardan. Vahşi hayvanlar gibiler. Çok daha kötü hem de. Sevmiyorum insanları. Hepsi yok olsun umurumda değil.
- İnsanları suçlama. Seni korkutan onlar değil. Sen onların yüzünde gördüğün şeyden korkuyorsun. Her insanda kendini görüyorsun. Kendinden bir parçayı. Onlar sadece aynalar. Ve sen aynada gördüğüne dayanamıyorsun.
- Sen, ne… bak ben bunu tartışmak istemiyorum. Ayna ya da her neyse, sevmiyorum insanları. Sen neden geldin ki hem? Canımı yakmak için mi?
- Biz birbirimizden bağımsız değiliz. Farklıyız ama aynıyız. Anlamıyor musun? Senin canını yakan şey beni de acıtıyor. Bu yüzden buradayım. Bir çözüm için değil.
- Çünkü çözüm yok. Çözüm falan yok. Aşk yok, hayat yok. Yok.
- O kendini sonuna kadar adayacağın, sözcüklere ihtiyaç duymayacağınız büyük aşka ne oldu?
- Aşka inanmıyorum.
- Aşka inanmadığını söylüyorsun. Ama aşk zaten senin içinde. Biliyorum çünkü sen benim.
- Bak bunlar için artık çok geç. Hiçbir anlamı yok benim için. Öldürdüm ben o yanımı.
- Bunun doğru olmadığını biliyorsun. Daha demin duyduğun bir melodiyle duygulanan sensin. Kendini inkar edemezsin, sen bu değilsin. İçinden taşan hisleri baskılamak için uğraşıp duruyorsun. Neden?
- Bilmiyorum. Bilmiyorum.
- İçindeki parıltıyı görüyorum. Onu hissediyorum. Onu biliyorum.
- Lütfen git artık. Daha fazla dayanamam buna.
- Tüm dünyayı susturabilirsin ama kendini, içindekini susturamazsın. Senden sadece kendinle uzlaşmanı istiyorum. Kendin için hala değerlisin. Başkaları ne derse desin.
- Ne yapmamı istiyorsun?
- Bir şey. Herhangi bir şey.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:23 | 0 yorum

nazi kafa derisi yüzmece oynamak isteyen el kaldırsın




veee nihayet beklenen oldu. dı dı dı nııın. ilk on dakikasını kaçırsam da artık soysuzlar çetesini izlemiş olduğuma göre gözüm açık gitmem arkadaşım. her ne kadar filmden sonra bir takım kafa karışıklıkları yaşasam da fena değil film.
her zamanki patavatsızlığımın aksine bu sefer yemin ettim spoiler vermicem.



ama arkadaşım ne var bu filmde derseniz;

dudaklarını büzerek konuşan bir brad pitt
yönetmen bozuntusu eli roth'un zavallı performansı
nazi subayı rolündeki daniel brühlün her şeye rağmen sevimli olması
filmin 4 farklı dilde çekilmiş olması
sinirleri bozuk naziler
sadist yahudiler
dışı seni içi beni yakan fransız afet vs vs


ben pek beğenemedim filmi. sanki quentin tarantino filmi değil gibiydi. fazla ağırbaşlı geldi özellikle de ölüm geçirmezden sonra. quentin abimizin alameti farikası olan karakter oluşturma yeteneği sekteye uğramış sanki hafiften.



ama bu adam hakkaten coşmuş gitmiş. tebrik ettim, öptüm yanaklarından daniel.



bu da hitler mesela. garibime giden nokta nazilerin sadist canilerden çok sinirleri bozuk askerler olarak gösterilmesi. mesela tek bir işkence karesi yok nazilerin yaptığı ancak yahudi cephesinde kan ve vahşet gırla. bu da ilginç bi nokta sanırım.




bu hatun da amma psikopat çıktı heee.)

neyse işte güzel film yine de izleyin bence. kardeşim beğendi mesela. benim beklentiler yüksekti ondan oldu sanırım.



adamımsın quentin!!!

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 07:23 | 0 yorum

here comes the sun, du du dum

feyste bi test yaptım sayın okuyucu ve bilin bakalım hangi beatles şarkısıyım benn. here comes the sun, ı say ıts alright. sevindim lan ama bi yandan da happiness is a warm gun filan olmak istiyodum yani. ama bu da iyi bence

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:50 | 0 yorum

giz

Öyle hızlı düşüyorum ki
Kimse görmüyor bunu
Çok güzel bir rüya görmüştüm
Şimdi bir yıldız kaydı sanıyorlar
Ve dilek tutuyorlar

Leylak ağacının altından izliyorum
Cenaze alayını
Hepsi benim suçum
Hepsi benim suçum
Hepsi benim suçum

Gece ıslak ve düşman
Arkadaşlarım uzakta duruyor
Acılı yüzleri ve matem giysileri
Rüzgarda dalgalanıyor

Zehirli bu his
Ve geriye dönüş yok artık
Benim bu zehir
Yaymışım kendimi
Son hücrelerine kadar onların
Onlar benim dostlarım

Kırmızı satene sarılmış ceset
Üşüyor ölümüne
Biliyor her nasılsa
Fısıldamış biri ona
İşe yaramazsın sen

Lütfen yapma artık
Öyle yorgunum ki
Birazcık uyusam…
Canımı yakıyor bu sığ bakış
Ağlayamam daha fazla
Büyüdüm çünkü ben


ps: sevgili ada.yeis teşekkür ederim gecenin bir vakti gelen ilham periliğin için. senin haberin bile olmasa da.) ve mutlu yıllar sana

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:14 | 4 yorum

neden böyle oluyor?

Dün gece gerçekten çok kötü hissettim kendimi. Sebepsiz yere sıkıldı canım sanki normalde çok eğlenceli bir insanmışım gibi. Jean cristophe grange’in son kitabı olan koloniyi az önce bitirmiştim ve o beklediğim tatmin hissini elde edememiştim. Bu da tabi mütemadiyen sıkılan canımı daha da sıktı. Kimdi o öldürücü çığlığa sahip çocuk? Buna biraz boş yere kafa yordum çünkü hiçbir ipucu yoktu kitapta, ben de her zamanki yaptığım şeyi yaptım. Her neyse diyip uyumaya çalışmaya çalıştım.
Durumum hiç parlak değildi ve ben bunu, uykuya daha rahat dalabilmek için dinlediğim şarkılara ağladığımı fak edince çaktım. Evet, insan bazen kendiyle ilgili şeyleri en son farkediyor. Çünkü kendimizi kandırmaya meyilliyiz. Bir süredir sürekli la vie en rose’yi dinleyip gözlerimin yaşardığını fark edince iyice çöktüm. Çaresizliğin en basit ve en acı haliyle baş başa kalmıştım. Toz pembe bir aşk şarkısına zırıl zırıl ağlıyordum. Ben bu değildim. Peki neden? Sorma neden, sorma neden. Evet bu nedensizlik pek yabancım değil aslında ama bu sefer canımı acıttı nedense. Ben üzülmek ya da mutlu olmak için bir nedene ihtiyaç duymam pek. Ama nefretle ve öfkeyle doldum kendime karşı bu kez. Neden böyle oluyor? Neden böyle oluyor? Defalarca sordum ama bir cevap yoktu. Aklıma bir de yavuzla kavga ettiğimiz geldi. O da çözülmemiş bir sorun olarak beynimin bir köşesini kemirip durmakta çünkü bu aralar. Hatırladıkça hem sinirleniyorum hem üzülüyorum. Hiç hoşuma gitmiyor bu durum ama tartışmayı bitirirken açık kapı bırakmayan taraf olarak geri adım atmayı da istemiyorum. Böyleyken böyle.
Bu nedensiz hüznü kate’le arka arkaya ele almamız ruhani bir işaret mi yoksa sadece birbirimizden kopya mı çekiyoruz o da başka konu tabi.
Bunları yazarken Dont let me be misunderstood dinliyorum tekrar tekrar. Aklıma gelin ve o ren ishiinin dövüş sahnesi geliyor. Canım çekti ya nerdeydi benim kill bill cdlerim. Bulayım bi ara da izleyeyim bari. Uzun zaman oldu izlemeyeli.
Dün geceye geri dönersek; saatler ilerledi ve ben hala yatağın içinde debelenip neden böyle, neden böyle diye kafayı yemekle meşguldüm. Sonra saat 2 gibi bi mesaj geldi telefonuma. Hiç ummadığım birinden, beni hem şaşırtan hem de sevindiren bi mesaj. Anında iyi hissettim kendimi. Yasin yani bizim psikoyastı mesajı atan. Ne haber napıyon bacım diye. Saat 6ya kadar konuştuk böyle. Jeff buckley neden öldü ki dedim. O da bak ben de baya iyi bi insan sayılırım ama ben de öleceğim mesela üzülme bunun için dedi. Ben de tamam üzülmem artık dedim. O da aferim çocuğuma dedi. Böyle saçma sapan şeylerden bahsettik sonra uykumuz geldi birbirimize iyi geceler diledik. Ben güneşin doğuşunu izleyeyim bari diye geçirdim içimden, hazır bu saatte uyanıkken. Sonra uyuyakalmışım öyle izleyemeden.
Bilmiyorum neden böyle oluyor? Hayatım totalde kocaman bir hatalar yığını gibi geliyor bana. Kimseyi de suçlamıyorum, suçlayamıyorum bunun için. Yoksa yakaladım ebe sensin deyip çekilmeyi ben de isterim tabi. Ama olmuyor işte. Başım ağrıyor sürekli, kafamı havaya uçurasım geliyor o derece. İnsanlar bilmediğim bir dilde konuşuyor gibi geliyor bazen. Ama bunun suçlusu da benim, öğrenemedim bir türlü o dili. Uyumak istiyorum her şey yoluna girene kadar. Ya da hafızam sıfırlansa mesela, her şeyi yeni baştan öğrensem. Yeniden başlasam yavaştan. Muhtemelen tekrardan aynı hataları yapacağım. Hiçbir şey değişmeyecek yani. Başka biri olarak doğmam lazım. Belki de o zaman bir şeyler değişir.
Daha önce başka bir yerde de söylemiş olabilirim ancak cidden hayat amalia rodrigues’in söylediği bir fado şarkısı gibi yakarak, acıtarak geçiyor. Ya da öp beni sevgilim dese de benim kalbimi kanatan la vie en rose.

des yeux qui font baisser les miens
un rire qui se perd sur sa bouche
voila le portrait sans retouche
de l'homme auguel j'appartiens

quand il me prend dans ses bras,
il me parle tout bas
je vois la vie en rose,
il me dit des mots d'amour
das mots de tous les jours,
et ca me fait quelques choses
il est entre dans mon coeur,
une part de bonheur
dont je connais la cause, c'est lui pour
moi, moi pour lui dans la vie
il me l'a dit, l'a jure pour la vie,
et des que je l'apercois
alors je sens en moi, mon coeur qui bat...

des nuits d'amour a plus finir
un grand bonheur qui prend sa place
les ennuis, des chagrins s'effacent
heureux, heureux a en mourir
http://www.4shared.com/file/32218153/184afb23/Edith_Piaf_-_La_Vie_en_Rose.html?s=1

indiriverin bence.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:54 | 3 yorum

bob dylan bize gelsin bence

buraların en büyüğü o bir başka bob dylan bob dylan çok yaşaaa.




ayrıca da sevgili cate blanchetti öpüyorum. müthiş bir performansla süper bi bob dylan olduğu için. her seferinde ağzım açık kalıyo. nası lan? bu mu cate? yok canım bildiğin bob dylan bu be.)

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:51 | 1 yorum

aklıma geldi

Akşam babam kanun hediye etti bana. Evet, benim babam bana kanun hediye ediyor. İşte o avukat ben de hukuk öğrencisiyim ve aramızdaki iletişim de sınırlı. Bu yüzden ben bu hediyeyi yadırgamadım hatta sevindim bile. O yüzden size de garip gelmesin bu durum. Ceza kanunu karıştırırken birden büyük bir aydınlanma yaşadım. Artık önümüzdeki on yıl için bir amacım vardı. Bu süre içinde yasadaki bütün boşluklardan yararlanıp kusursuz suçu işleyecektim. Çünkü sevgili yardımcı doçentim Mehmet İstemi’nin büyük bir çakallıkla da olsa idrak etmemize neden olduğu bir gerçek vardı. O da hukukun ya da en azından hukukumuzun büyük boşluklarla dolu olduğuydu. Tabi bu üç yüz pırıl pırıl öğrenci için bu gerçeğe gözlerimizi açmanın bedeli ağır oldu. Örneğin medeni hukuk vizesinden 34 almak. Ancak işte ben o kusursuz suçu işleyecektim ve bana hiçbişey olmayacaktı çünkü yukarıda biryerde bazıları işlerine gelen çatlakları doldurup geri kalanını boş bırakıyordu. Peki, bunun sonunda elime geçen ne olacak? Aslında hiç. Koca bir hiç. Yine de artık hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencileri sınav sorusu olarak Yargıtay kararlarını eleştirmeleri istendiğinde tıkanıp kalmayacak. Belki de. Çünkü hiçbir kuralın dogma olarak kabul edilemeyeceğini öğrenmiş olacaklar. İnsan yapımı her şeyde mutlaka bir kusur vardır. Sırf bunun için bile değer. Bence.




Society. Crazy indeed. Hope you are not lonely without me.

Bir gün. Çok uzaklara, çok ıssız yerlere gideceğim. Kayboldum sanacaksınız ama aslında buluyor olacağım. Buluşacağız bir şeylerle. Sonra arkamı dönüp bakacağım. Gözlerimi kısıp gülümseyeceğim aceleci kalabalığa. Ama çok uzakta olacağız birbirimizden. Dudaklarımın kenarına oturmuş bir gülümsemem olacak. Gözlerimin kenarı kırışacak, fısıldayacağım o sözleri. Umarım bensiz yalnız hissetmiyorsun kendini. İşte o zaman tanrı gibi hissedeceğim kendimi. Ve artık daha fazla yaşamam için bir sebebim kalmayacak. Ölüm eski bir dost ziyareti gibi olacak. O zaman huzurla kayacağım gökyüzüne. Sen de gelebilirsin Gülşah.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:40 | 2 yorum

jarvis cocker


jarvis cocker beyefendi. çok süper leonard cohen coverlıyor. kendi şarkıları da hoş tabi.

çok acayip bi insan kendisi. dinliyorum ara ara.

giyim tarzı da böyle hoşuma gidiyo.




bu gözlüklerden ben de taksam nasıl olur acaba?

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:28 | 0 yorum

hair in eye, hair in the air


dün şekerciden bişey aldım, kutusuna aşık olaraktan. sonra eve gelip resim çektim webcam de.

üstündeki resme pin up deniliyodu sanırım ama emin değilim.
zaten ışığı ayarlamayıp parlatmışım resmi net görünmüyo.
o değil de benim saçlar nası olmuş öyle ya, şimdi fakettim. onur boşuna bi çeşit bişey senin saçların dememiş demekki. ilginç.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:45 | 0 yorum

65daysofstatic

post rock ekolünden güzide bi grup. ama dingin değil pek, yerinde duramayan, öfkeli bir miktar. sitelerindeki şu video da zaten gösteriyor durumu. çok fena etkilenmiştim izlediğimde. izleyin, dinleyin, yayın der ve çekilirim.
http://www.65daysofstatic.com/2009/03/23/439/

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:21 | 0 yorum

hüzün kasabası masalı

Zamanın ve mekanın önemli olmadığı bir dünyada belki çok çok uzun zamanlar önce belki de tam şu anda, belki milyonlarca ışık yılı uzaklıkta belki de yanı başınızda mutsuz ve umutsuz sakinleriyle Hüzün kasabası yaşarmış. Bu evrende her şey canlı ve bir ruha sahipmiş. Kasabalar, nehirler, kediler ve hatta ıspanaklı pastalar bile. Sadece belli etmezmiş çoğu, bir kısmı da inkar edermiş bir ruha sahip olduğunu. Hüzün kasabası hiçbir ölçünün ölçmeye yetmeyeceği kadar yüksek bir tepenin kenarına kurulu, birbirinden garip evleri ve sakinleriyle siz alçak gönüllü dostlarımızın ilgisini çekebilecek ufak bir köymüş. Bu kasabada yaşayanlar, hiç değişmeyen gökyüzünün altında bedenlerindeki ve ruhlarındaki yaraları gizlemeye gerek duymadan geçirirmiş günlerini. Bilinen dünyadaki yansıması melankoli ve deliliğin sınırlarında gezmek olan bu kimseler birbirlerine fazla yaklaşmadan ancak yine de bir arada sürdürürmüş yaşamlarını. Birbirlerine uzak durmaları sevmediklerinden değilmiş diğerlerini ya da kasabalarını. Yalnızca acıtmak istemezlermiş canlarını, çünkü dokunursalar eğer birbirlerine kanayabilirmiş tekrar yaraları.
Kasabanın en ucundaki karton kutudan evde genç bir kız yaşarmış bebekleri ve dikişleriyle. Pisaymış adı. Bir zamanlar pisagor denirmiş matematiğe olan ilgisinden dolayı. Pisaya dönüşmüş zamanla dillerde. Karton kutusunun içinde karton kokusu ve çamurdan pastalarıyla yaşamaktan memnunmuş pisa. Ama sonra yetmemeye başlamış kendine yarattığı bu küçük dünya. Adını koyamamış bir türlü. İstediği şey başka bir şey, başka bir yermiş belki de. Ama hüzün kasabası sakinleri için oradan başka yer yokmuş ne bu dünyada ne de bir başkasında. Kimsenin aklına gelmezmiş kurşun gibi gökyüzüyle ve uçuruma akan cılız gözyaşı ırmağıyla hüzün kasabasından başka bir yer olabileceği dünyada. Hepsi kendi halinde komşularıyla gözyaşı ırmağının kıyısında yansımasına bakarken adını koyamadığı bir duygu çalkalanırmış içinde. Ayaklarına kadar inen kırmızı siyah çizgili kazağıyla en fazla on yaşında olan mika petrol kadar siyah nehirde sivri taşlardan setler yapıp sonra yıkarmış. Sivri taşlar küçük ellerinde yaralar açarmış da aldırmazmış o. Kasabanın gerisindeki ormanın kıyısından getirirmiş taşları çoğu zaman. Belki ormanın içinde çok daha düzgün taşlar vardır diye düşünürmüş bazen. Ama asla giremezmiş ormana. Hüzün kasabasındaki herkes ölesiye korkarmış o ormandan. Kabuslar ormanı derlermiş adına. Orada asla karşılaşmak istemeyeceğiniz korkunç şeyler varmış. En korkunç kabustan daha korkunç. Ormanın kenarındaki birbirine dolanmış garip şekilli ağaçlar düşmanca hışırdar gibi gelirmiş küçük çocuğa. İçinden uçurumun kenarındaki kız şarkısını mırıldanıp toplayabildiği kadar taşı alıp kazağının eteğine hızla dönermiş diğerlerinin yanına.
Simsiyah saçları ve bir korkuluk kadar zayıf vücudu varmış genç adamın. Henüz bir adı yokmuş. Belki de çok eskiden varmış ama kullanılmamaktan unutulup gitmiş. Şey derlermiş ona, seslenmeleri gerektiğinde. Şey çoğu günler ormanın kıyısında durup karton evde yaşayan kızla konuştuğunu hayal edermiş. İyi anlaşabilirlermiş, iyi arkadaş olabilirlermiş, sevebilirlermiş. Dokunabilirlermiş hatta, bunun gibi şeyler işte. Ancak genç adam çok utangaçmış yüzündeki çillerden dolayı. Bilmediği şey ise pisanın şeyin çillerini çok sevimli bulduğuymuş. Her gün evle ormanın ortasındaki kayaya oturup bir konuşma kurgularmış kafasında. Bir gün pisa görmüş onu tek başına oturur ve mırıldanırken. Usulca yaklaşıp dokunmuş omzuna. Korkudan bayılacak gibi olan şey kekelemeye başlamış. Konuşmaya çalıştıkça daha da beter olmuş her şey ve kekeledikçe öfkelenmiş genç adam. Ancak elinden bir şey gelmeyeceğini biliyormuş durumu düzeltmek için. Hayallerindeki kızla konuşabilmek için yakaladığı bu ani şansı değerlendiremediği için hem kızgın hem de üzgünmüş. O kadar üzülmüş ki kalbinin yırtıldığını sanmış. Gözlerinden birer damla yaş akmasını engelleyememiş. Artık onu sonsuza kadar kaybettiğini sanmış ama gördüğü şey bir an durdu sandığı kalbinin tekrar atmasına neden olmuş. Pisa da onun kadar üzgünmüş ama gülümsüyormuş bir yandan da. Parmaklarının ucuyla silmiş yaşları ve yerden bir taş alıp genç adama vermiş. Tekrar gülümsemiş son kez ve arkasını dönüp evine yürümüş.
Genç adam olanların etkisiyle sarhoş olmuş sanki. Hem mutluymuş hem de ölesiye meraklı. Sevdiği kız onunla ilgilenmiş, onun farkına varmış hiç konuşmasalar da. Sonra ceketinin altındaki minik cin yakasına tırmanıp kulağına fısıldamış. Seni sevdiğini bir an için olsun düşündüysen tüm evrenlerdeki en şapşal erkek olmalısın. Seninle alay etti. Konuşmadı bile ve sana layık gördüğü hediyeye bak. Bir taş! Değersiz bir taş. Şeyin gülümsemesi donup kalmış yüzünde. İçi içini yiyormuş şimdi. Ya aptal cin haklıysa? Ya sadece dalga geçtiyse benle? Bu düşünce minik kalbini üzüntüyle doldurmuş. Kayanın dibine çökmüş ve biraz önceki yaşananları tekrar tekrar geçirmiş zihninden. Bir ipucu aramış. Öylesine dalmış ki, gece olduğunu fark edememiş bile. Hava kararıp da ay gökte yükselince, ormanda bir şeyler değişmeye başlamış. Birbirine sıkı sıkıya sarılmış olan ağaçlar ayrılmaya başlamış. Açılan aralıktan bir patika görülmüş.
Bir an olduğu yerde kalan şey kalkmış yerinden bir süre sonra. Öyle bir durumdaymış ki ne korkunç ormanı ne de tehlikelerini düşünüyormuş. Yavaşça ilerlemiş o daracık patikadan. Ağaç köklerine takılıp yerdeki sivri taşların üstüne kapaklandığında bile durmamış. Yırtılan pantolonundan sızan kan damla damla akıyormuş çakıllı yola. Ama aldırmamış hiç. Ta ki yolun sonundaki tek penceresinden yorgun bir ışık sızan kulübeyi görene kadar. Kulübenin önündeki kaynaktan gece kadar karanlık bir su çıkıp ormanın derinliklerine karışıyormuş. Gözyaşı ırmağının kaynağı bu olmalı diye düşünmüş. Ve usulca ilerleyip kapısını aralamış minik kulübenin. İçerde ayışığından daha parlak saçları olan iki kadın varmış. Sonra kadınlardan biri ona yüzünü diğeri sırtını dönmüş. Elini kaldırmış kadın ve birden anlamış genç adam. Aslında tek bir kadın varmış odada ve diğeri onun sihirli bir yansımasıymış. Tıpkı pisanın gözyaşı ırmağına düşen yansıması gibi. Kadın beline kadar uzanan saçlarını sallamış hafifçe. Şimdiye kadar kokladığı her şeyden daha muhteşem bir koku yayılmış şeyin etrafına.
Kadın sanki zamandan muaf gibiymiş. Hem çok yaşlı hem de çok gençmiş aynı anda. Ve neden sonra konuşmaya başlamış genç adamla hem de hiç kıpırdatmadan dudaklarını.
- neden burada olduğunu biliyorum, genç ve safsın. Üstelik aşıksın. Suçun çok büyük genç adam. Aşka düşmek bir genç adamı güçsüz kılar, oysa güçlü olmalıdır erkek dediğin. Göze alabilmelidir pek çok şeyi. Peki sen göze alabilecek misin aşkın için acı çekmeyi?
Şey şaşkınlıktan donakalmış, tek bir kelime dökülmemiş dudaklarından. Ama kalbi susmamış tabi, elbette demiş, elbette göze alabilirim aşkım için pek çok şeyi.
- pekala, demiş ayışığından daha parlak saçları olan kadın, sana hayal ettiklerini değil gerçeği verebilirim yalnızca. Peki zayıf ve zavallı yüreğin kaldırabilecek mi gerçeğin acımasız ağırlığını?
Siz ait değilsiniz birbirinize, büyük felaketlere yol açar birleşmeniz. Şu an seni gördüğüm gibi görebiliyorum olacakları, büyük çok büyük acılar. Yalnız sana değil, sevdiğine de acı vereceksin. Kalbin taş kesilecek acı çekmekten. Ama kendi acılarından değil onunkilerden gelecek felaketin. Anlıyor musun beni? Siz asla bir araya gelmemelisiniz.
Şeyin minik kalbi itiraz etmiş olanca gücüyle. Hayır, o benim bu dünyada sevebileceğim tek şey. O olmazsa eğer yaşamanın bir anlamı olmaz benim için. Peki sen anlıyor musun bunu kalpsiz cadı?
- kırıcı oluyorsun genç adam. Ancak seni üzgün görmek kalbimi ayırıyor bir milyon parçaya. Sana bir emanet vereceğim, sevdiğine ulaştırman için. Bu taşıması da kullanması da meşakkatli bir hediye olacak ama. Bir lanet belki de. Eğer bu laneti atlatabilirseniz olabilirsiniz ancak sonsuza kadar beraber.
Ve arkasındaki parlak camı alıp uzatır genç adama. Bir aynadır bu, ama bilmez genç adam ayna nedir. Sihirdir onun için bu sırlı cam. Aynanın keskin ucu yaralar adamı. Parmaklarının ucundan bir damla kayar kadının kar beyazı avcuna. Kadın uzanıp alnına tüy gibi bir öpücük kondurur genç adamın. Kulübesinin kapısından el sallarken içi hüzünle dolmuştur.

Geldiği yoldan geri dönen genç adam kayanın yanına vardığında tekrar sarılıp yolu kapatır ağaçlar. Sanki hiç yaşanmamış gibidir o gece olanlar. Elindeki aynaya bakan şey sevmez aynadaki adamı, güçsüzdür ve çillerle kaplıdır suratı. Ne de çirkin diye geçirir içinden. Aynayı yere koyup bir uykuya dalar karanlık ve puslu.

Ertesi gün de diğer günler gibi gelmiş hüzün kasabasına. Ağır ve kasvetli. Uyanmış genç adam huzursuz uykusundan ve yürümüş evine doğru kalbinin sahibesinin. Karton evin içinden pisanın sesini duymuş mırıldanan eski bir şarkıyı. Kalbi sıkışmış bir an. Aynayı fırlatıp atmak istemiş. Ama yapmasını engellemiş bir şeyler çünkü kadın haklıymış. Aşık olmak bir erkeği güçsüzleştiriyormuş işte. Bırakmış öylece kapının önüne lanetli aynayı ve yürümüş ağır ağır uçurumun kenarına.
Yeni güne yeni bir yüzle başlamak ister gibi kalkmış yatağından pisa. Kartondan evinden çıkmış dışarı yeni günü solumak için. Sonra kasılmış ayağı büyük bir acıyla ve eğmiş başını görmek için neyin yaraladığını onu bu kadar derin. Parlak ayna, bulanmış iki aşığın kanına. Büyülenmiş gibiymiş kız bu göz alıcı parlak camın karşısında. Sanki bütün ışığı ve her rengi içine alır gibiymiş bu yeni nesne. Bu bana bir hediye diye düşünmüş kız, çok kutsal bir yerden. İçimi esir alan hislerin nedeni buymuş demek ki. Bu düşüncelerle göğsüne bastırıp aynayı girmiş kartondan evinin içine. Ve yerleştirmiş onu bütün çamurdan pastalarının bulunduğu tepeciğe. Ve hediyesine dikkatle attığı ilk bakış kalbini korkuyla doldurmuş zavallı şeyin. Karşısındaki bir canavarmış belki de bir cadı. Hayatında gördüğü en çirkin suratmış bu, yüzündeki onca kaynamış yara ve dikişle öyle korkunçmuş ki. Cesaretini toplamış sonra, yaklaşmış yabancıya yavaşça. Konuşmaya çalışmış, öğrenmeye çalışmış kim olduğunu. Garip bir şekilde oldukça tanıdık geliyormuş bir yerden bu yüz. Yaklaşmış, yaklaşmış neredeyse burun burunaymış şimdi yabancıyla.
Sonra anlatılması katlanmasından güç bir kederle burulmuş içi. Aynadaki canavar kendisiymiş bütün o yaralar ve dikişlerle. Öyle çarpılmış ki yüzü acıyla kabuk bağlamış yaraları kanamaya başlamış tekrardan. Unutmak için her şeyini verdiği yaraları. Var olduklarını unutmak yok olmalarını sağlamamış besbelli ama elinden ne gelirmiş zavallının. Kırık kalbindeki acı ve dipsiz çaresizliğiyle oturmuş karşısına acımasız aynanın. Ve başlamış teker teker bütün dikişlerini sökmeye bütün gün ve bütün gece. Yüzünü bir arada tutan dikişlerini asılırken gözyaşları karışmış demir tadında kanına.
Şey beklemiş bütün gün ve bütün gece o uçurumun kenarında. Ta ki kan kırmızı ay yükselene kadar gökten. Ayın halini gören genç adamın kalbi bin parçaya ayrılmış. Kıpkırmızı bir tabak gibi yükselmiş göğe ay. Ve o an anlamış gerçeği bütün acımasızlığıyla. Ve bırakmış kendini uçurumdan aşağıya. Çünkü anlamış o ve sevdiği kızın testi geçemediklerini. Ve aşıkların ölümlüğünü. Ve aşkın ölümlüğünü.


8 eylül 2009 Salı 22.57

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:59 | 0 yorum

jon dillinger ya da jonny depp





uzun zamandır söylemek istiyorum. halk düşmanlarını izlediğimden beri yani. çok uzun değil ama biraz uzun işte.


sanki johnny deppin bu hali daha iyi gibi. 1930lar gangster modeli.


hep bu halde kalsın. çok sevdim.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:18 | 4 yorum

oysa ben müziği seven bi insanım

Dün gece kardeşim gece 2 gibi odaya dalıp abla çabuk gel ve şu an hatırlayamadığım başka bişeyler söyledi. Ben o sırada uyuyor ayağına yatıp film izliyordum. Gelmicem dedim. Gel bak lütfen, pişman olmayacaksın dedi. Ya git gelmicem dedim. Çünkü beni neden çağırdığını tahmin edebiliyordum. Tnt adı verilen televizyon kanalında basement sessions adı altında bir şeyler yayınlanmaktaydı çünkü. The white stripes, the shins ve adını hatırlayamadığım solo takılan bir elemanın minimal bir ortamda kaydedilmiş konser kayıtlarıydı. Aslında tanıtımını görmüştüm ve gördüğümde aha, tamam kesin izlicem ben bunu demiştim. Ama sonra işte o an nedense vazgeçtim. İzlediğim film ağır bastı herhalde. Bir de 16 yaşındaki erkek kardeşimin de aynı şeyi keşfedip ilgi duyması zoruma gitti sanırım. Dünyadaki bütün iyi ve güzel şeyler benim olsun, başka kimse bilmesin, duymasın istedim. Özellikle de ergenlik çağındaki bi oğlan çocuğu, kardeşim olsa da kendisi. Aslında mutlu olmam gerekirdi, olacak bu çocuk diye düşünüyorum şimdi ama işte o an tersledim çocuğu. Ama şu an acayip pişmanın lan, keşke izleseymişim ya da en azından white stripes kısmını izleyip filme geri dönseymişim. Film sonuçta kaçmıyo, bilgisayardan açıp izlersin de mi? Kalk, izle işte. Sevgili jack ve meg sizden özür dilerim bu fevri tavrım için. Bi de çağrı –kardeşim kendisi- senden de özür diliyorum bak, özenti değilsin. Ama artık john lennon tişörtümü giyme. Böyle hoş olmayan davranışların yüzünden ikimiz de zararlı çıkıyoruz bak. Bi de şimdi ben bu kayıtları nerden edinebilirim onu bilen duyan varsa benimle iletişime geçerse benim gözümde dünyanın en birinci insanı olur. Ah be keşke izleseymişim be.


Maskülen bayan vokal diye bişey varsa o da amanda palmer olmalı.


Şimdi the Dresden dolls dinlerken aklıma geldi. Ben çocukken ama gerçekten çocukken (yalancıktan çocuk nasıl olur onu da anlamadım da neyse) kuzenimin orgu vardı. Oyuncak gibi bir şey işte, o yetenekli olduğu için oyalansın diye almış annesi ya da babası. İşte ben ne zaman o orgun başına geçsem böyle deli gibi tuşlara basar kafadan atmasyon sözlerle harmanlardım. Dım dım dım dım dım rararara dam babamba bam… Bunu yaparken de ara ara gülme krizine girerdim çünkü çok eğlenceli gelirdi yaptığım şey. Tabi insanlardan hiç olumlu tepki alamadım o zamanlar. Hala da alamadım gerçi. Kimse desteklemediği gibi memnuniyetsiz bakışlardan yaptığımın hiç hoş karşılanmadığını sezmiştim. Bunun Dresden dollsla alakası nedir diye soracak olursanız, bu grubun bazı şarkıları, misal girl anachronism aynen de o benim salladığım şarkılara benziyor. Vay bee dedim vay bee. İşte küçük yetenekler böyle sanattan soğuyor. Müzik dünyası beni sen kaybettin canım. Başın sağolsun. Ha? Ne? Amanda varken ben kim miyim? Aşk olsun.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:28 | 0 yorum

kafa karmaşası hep bunlar

Sevgili salak günlük
Bunu bir hitap olarak kullanmak istemiyorum çünkü günlük yazmıyorum ben. Nefret ederim günlüklerden. Sadece aklıma esenleri estiği gibi ipe dizip süs niyetine oraya buraya asıyorum. Ama bu şey hoşuma gitti.


Kardeşimin okuduğu bir kitabın adıydı. Sevgili salak günlük. On yaşındaki kızların okuması için kocaman harflerle yazılmış pembe bir kitap. Adını hatırlamadığım günlük yazarı sınıfının en tatlı üçüncü çocuğundan hoşlanıyor ve onun için sınıfın en güzel kızı –ki saçının her bölgesini farklı bir şampuanla yıkadığı iddia ediliyor- angeline ile savaşmak zorunda. Falan filan. Şimdi bundan bahsetmem bence çok yersiz ama zaten alakasız şeyler var kafamda ve ben bunları sınırlamamaya karar verdim. Teşekkürler, teşekkürler.


Bir süredir içim çıprıyor. Gerizekalı word çıprama sözcüğünü kabul etmeyip çırpma ya da onun gibi bişeye çevirip durduğu için bi miktar sinirlendim şu an. Ama neyse pek de önemli değil. Benim içim çıpradığı zaman kötü bişeyler olur. Yani ne biliyim olmasa da bana olacakmış gibi geliyo. İç çıpraması. Evet. Şimdi eminim aranızda bu kavrama yabancı olanlar vardır. Aslında tamamen kendi uydurmam olan bişey ama bence cuk oturuyor. Kısaca açıklamak gerekirse böyle midemin oralarda bir yerlerde, çalkalanma tarzı hareketler yani tamam somut bi hareket olmayabilir o yüzden his diyelim. Evet çalkalanma gibi bir his. Ve çok minimalist bir mide bulantısı. Bu da his bazında tabi. Benzetme yapmak gerekirse, sanki birden hiç ummazken sokakta ya da ne biliyim metroda platonik aşkının karşına çıkıvermesi sonucu duyulan ve eli ayağı birbirine dolayan bir ani şok dalgası. Ama tabi bunun beraberinde kötü bişeyler olacağına dair bir his. Kendini boktan hissetmem. Ve saire, ve saire. Bu arada sanırım bitişik yazılacaktı bunlar.

İç çıpraması fena bişey. Hiçbişeye odaklanamıyorsun. Midendeki his geçsin diye bekliyorsun. Gırtlağın kurumuş oluyor. Yutkunmak zor. Öyle işte. Tamamen kuruntu olabilir bu ama napıyım arkadaşım içim çıprıyor benim. Böyle deniz sularının kayalara çarpıp çarpıp geri dönmesi gibi içimde bişeyler çarpıyor böyle göğsümden gırtlağıma doğru. Acaba tıpa böyle bir kavram kazandırmak için ne yapmam lazım. Çünkü iç çıpraması da hayatın bir gerçeği. Nedir yani?

Bak bunu defalarca söylemiş olmalıyım ama gerçekten ve hatta yeminle deliriyorum ben. Bütün yaz bomboş ve hatta bombok geçip gidiyor. Tek bir insan yok şu şehirde. İnsan var tabi. Birlikte olmak istediğim dostlarımı kastediyorum. Yoksa diğer türlü insanlar istemediğin kadar. Gözünü kapasan da kurtulamayacağın türden insanlar. Küçük kafalılar. Anatomik olarak değil, düşünce olarak yani. Yoksa dışardan bakınca normal insan. Eli var, ayağı var. Çay içen, alışveriş yapan insanlar. Ama içi bir başka, küçük hesap adamı ya da kadını. Beni buradan çıkarın. Noolur be.

Yeni başlayanlar için japonca gibiyim
O kadar karışık, o kadar uzak

Ordan oraya atlıyorum şebek gibi. Fiziksel olarak değil, kafamın içinde. Zaten hareket etmeyi sevmem pek. Hayır bu word hakkaten gerizekalı. Bak, gene konudan konuya sıçramış olacağım ama şebeğin altını yeşille çizmiş. Neymiş, argo veya kaba sözcük. Siktir lan. Aha bunu çizmedin. Word var ya, yavşaksın oğlum sen. Zaten çok kötü konuştuğumu söylemişti sevgilim. Konudan konuya atladığım için insanlar anlamakta zorlanıyormuş beni. Of ya, harbiden sıkıldım. Can sıkıntısı. Her şeye sebep aslında can sıkıntısı.

‘dünyanın ortasında aşk için ağlıyorum’ böyle bir film var. Çok acayip geldi bana. Gerçi sadece yarısını izleyebildim çünkü çok uzun geldi bana. İlişkilerle ilgili bi filmin iki buçuk saat olması çok gereksiz. Ben zaten konusundan falan bahsetmek istemiyorum şu an. Böyle bi isim olur mu ya? Hayır filmde de ortada olmakla ilgili bişey yoktu. Dünyanın ortası falan. Japonyadasın zaten. Ne ortası. Pazarlama tekniği diye bişey var. Böyle bir isim hangi izleyiciye ilginç gelir de izler onu ben bilemedim. Ama isim bu kadar tırtsa film ne kadar tırttır kim bilir diyerek izlemiş olabilir insanlar. Yanlış anlaşılma olmasın, film kötü değil. Hatta oldukça beğenenler çıkacaktır. İsme şeyettim ben, ondan.




Film demişken bu şehir o kadar boktan ki soysuzlar çetesi hala herhangi bi sinemada hala gösterime girmedi. Bazen ne işim var benim burada diye düşünmeden edemiyorum. Oysa tarantino ve ben… (sonradan fark ettim ki ilk cümlede ardı ardına hala kelimesini kullanmışım, size sinirliyim demiştim ama.)



Tatilin başında annem çantamdaki paketi görmüş. Hem ağlıyor hem sigara içiyor. Noldu diye sordum. Kızım senin bana söyleyemediğin bi sorunun mu var dedi. Aynen böyle. Sanki arkadaş anneymiş gibi. Böyle bir kavram var ya, annesiyle arkadaş olan kızlar var mesela. Ama ben onlardan değilim. O yüzden annem arkadaş anne ayağına yatıyorsa benim başım fena halde dertte demektir. Neden sigara içiyorsun dedi. Ben de sen neden içiyorsun dedim. Ben hiç paket almadım dedi. Tabi babamdan hergün iki üç dal hacıladığın için almana gerek yok demek isterdim diyemedim. Sessizliğimi gören annem atağa kalktı. Hastalıklı olduğunu biliyorsun değil mi dedi. Hastalıklı. Tam da bu sözü kullandı. Unutmama hiç izin vermedin ki anne. Diyemedim. Tamam 7 yaşında zatürreeden hastanede yatmış olabilirim. Ama bu beni hastalıklı yapmaz. Ama tabi annelerle böyle konularda tartışmaya girilmez. Yine de hastalıklı falan değilim ben anne!

This is my last good bye. Olsa keşke.



Neil gaiman bize gelse, arkadaş olsak, kanka olsak. Kankalığa doyamasak, birbirimize hiç doyamasak. Tadından yenmez. Neilcim desem, nerden geliyor aklına bu masallar. Nasıl bu kadar fantastikken bu kadar gerçek oluyor senin anlattıkların. Şöyle bir baksa gözlerime gözlerime. Güzelim, biz İngilizler ne kadar dandik bir millet olsak da arada gerçekten dahi olan birkaç eleman çıkıyor bizden de. O da benim şu sıralar. Eahh, tamam abarttım. Öyle bişey demez bi kere neil. Ama napıyım, anlayamıyorum ki nasıl olduğunu. Çözen varsa bu adamın sırrını akşam gelsin, ben burlardayım. Ya da sen gelme neilin kendisi gelsin. Biz onla takılalım.

Bir şarkı olsaydım; Elvis costello- ı want you olurdum.
Bir renk; parlak koyu yeşil
Bir yemek; tandoori
Bir tatlı; yabanmersinli pay
Bir film; 12 maymun
Bir kitap; bindokuzyüzseksendört
Bir ben; ben olmazdım


Çak. Çak. Çok. Çok. Çak. Çok. Chuck. Chuck. Choke. Choke. Chuck. Palahniuk.




Hergün 2 doz Urna chahar tugchi dinlemelisiniz. Uykuyla uyanık olmak arasındaki yumuşak zeminde bir gezintiye çıkarabilir sizi sesiyle bu sevimli Moğol hatunu.





I hurt myself today to see ıf ı stil feel
The needle tears a hole
I focused on the pain
The only thing thats real


Birine dönüşme şansım olsaydı bu Alison mosshart olurdu. Çok tarz, çok yetenekli, çok cool. Bir kadının olması gereken her şey yani.

Gece 3te yatıp, saat 11buçuk gibi kalkıyorum artık. Yani bu durum kendi içinde bir düzene oturdu ama hemen değiştirmek lazım o düzeni. Ankarada da böyle uyursam derslere zor girerim ki bi söz verdim kendime not ortalamam iyi olcak diye. Yine de o satte kalkıp kahvaltı olarak annemin birbirinden müthiş çorbalarından içmek süper oluyor. Tabi ankarada nerden çorba bulacağım o da var. En iyisi daha adamakıllı yatıp kalkmaya alışayım ben.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:23 | 1 yorum

...

Acılar olurdu
Bedenimizi kavuran
Olmak bile istemezdik
Yapayalnızdık
Tek tek
Parça parça

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:56 | 0 yorum

bugün benim doğumgünüm


valla da öyle, yalnız hem sarhoş hem de sarhoşum. ve aklıma gelen olur olmaz düşünceleri bi yana atarsak canım felaket derecede sıkılıyor. bi insanın doğumgününde bu kadar sıkılması bence haksızlık.

dün aklıma yine bişey geldi. bence yabanmersini dünyadaki en lezzetli şey. biri eğer bi hediye falan almak isterse bu yabanmersinli kek olabilir. böyle de kalender bi insanım işte. böyle kremalı falan olsa offf var ya.

herneyse aslında demek istediğim şey başka. bi tane bukowski kitabı vardı bende. adını unuttum şimdi. orda böyle, ilk sayfayı açınca ilk dize şeydi: sadece sıkıcı insanlar sıkılır. tokat gibi çarpıyodu her seferinde. bu gece işte onu düşündüm. o zaman ben dünyanın en sıkıcı insanı oluyorum sanırım. evet, hıhım.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 01:24 | 2 yorum

anneeee ben bundan istiyom yaaaa


içimdeki lace up heels aşkı bambaşka. süper-sonik-ötesi-karizmatik bence. bana bundan alın lan. çok beğendimm.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:47 | 0 yorum

Dünyanın bütün kalbi kırıkları: BİRLEŞİN!!




bright eyes dinliyorum mütemadiyen. sıcak sıcak içimi yakıyor. gerçek ve mecaz anlamda. bi hoş oluyorum. conor oberst'in sesiyle yani. acayip bi insan kendisi, bi ton grubu albümü falan var. benden sadece 10 yaş büyük. kendisine burdan sesleniyorum.
EVLEN BENLE CONOR!!

beraber çok yetenekli ufacık minicik bebekler yapabiliriz. bak sırf senin için çocuk bile yaparım diyorum o derece yani. süper bi baba olcağına inanıyorum. şarkılar falan yazarsın. acayip isimli çocuklarımız olur. bence süper olur yani. bi düşün diyorum. ben hep burlardayım. akşam gel takılalım.


Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:50 | 0 yorum

‘Şey’

Soğuk bir sessizlik çöktü üzerimize
Öykümü bitiremedim
Anlatacak kadar çok şey
Var mıydı cidden
Neden titriyor sesin?
Kendinden emindi bir zamanlar oysa
Eskiden
Çok eskidendi
Kendinle savaşıp barışmak
Uzlaşmak
Şimdi dur ihtarına uymadığı için
Çekip vurma zamanı
Ve şafak vaktinde ateşle yıkanmak
Dünya ayrılırken zerrelerine
‘BAM!’

’19 olmuşum’

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:52 | 0 yorum

kişisel intihar kurgulamaları

çizgi çizgi yıpranmış çalışma masasında şarapçı evsizler gibi yığılıp kalmış bir tomar kağıt ve diğer kıvır zıvırlar.hava boğucu, perdeler inik, pencereler açık. yorgun rüzgar arada kağıtları hafifçe oynatsa da yerlerinden kaldırmaya gücü yetmiyor. bu ufak esinti de olmasa bütün dünya o dağınık masanın çevresinde donup kalmış denilebilir. dünya ve bütün diğer şeyler. zaman, hisler, olayların olağan akışı gibi şeyler işte.

ama bazı ayrıntılar var. bir zaman, belki çok kısa bir an önce burada bütün telaşıyla dopdolu bir hayat olduğunu kanıtlayacak minik ayrıntılar. kağıtlar çizgisiz, samandan. bir öğrencinin sınav dönemi en yakın arkadaşı. gözü yormaz, üzerine yazmak kolaydır,ucuzdur, kolay ve bol bulunur. ama biraz nazlıdır, kolay yırtılır. olsun. kağıdın üstündeki hani şu ancak sahibinin okuyabileceği karakteristik el yazılarından. yatık, bu dünyaya ait olmayan bir alfabeyle yazılmış belki. satır aralarında bir hüzün kokulu telaşın izleri çarpıyor havaya. sıradışı bir kalem tercihi de yazılanların bir aceleyle ve hırsla yazıldığını anlatabilir. koyu bir göz kalemi karakteristik el yazısının sahibinin telaş içinde eline ilk geçen şeyle belli ki kendince çok önemli bir nedenle yazdığı kağıdın yanında uzanmış, dinleniyor. ucu açık çakı da yanında. belli ki arada kalemtraş olarak kullanılmış.

titreyen bir el zaman zaman harflerin üstünden kaymış. kalem beceriksiz bir kızın makyajı gibi akmış kağıdın üstünde.

' bugün dolmuşta ayaktayken önümde oturan adamın boğazını kesmek istedim. yine. kim olduğunun önemi yoktu. cebimdeki isviçre çakısının parlak keskinliğini hissederken parmalarımın arasında, beynimin içinde akan görüntüler beni başka bir dünyaya çekti. yine. orda acı çekmek yok. acı vermek var yalnızca. en ilkel, en saf, en yalın, nedensiz ve açıklamasız, mantık kurallarının ötesinde bir zevk. oranın hükümdarı benim. kanun benim. orayı ben yarattım ve orası benim. orada sonuçlarını göze alarak gerçekleştirdiğiniz her eylem tamamen yasal. tek kural sorumluluğunu üstlenebileceğin kadar ileri git. işte o dünyada bir asalağı ortadan kaldırdığım için korkuyla karışık bir saygıyla bakıyor bana insanlar. çünkü onlar korkak ve sinmiş, çünkü onlar sonuçlarını kabul ederek bir insanın canını alma fikrinden bile alabildiğine korkuyorlar. kaos onlar için cehennem demek. sıcak ve rahat bir yaşam için götlerini bile satan adi yaşam müsvetteleri onlar.

bir de diğerleri var. amaçsızca öldürenler. bütün dinler öldürmeyeceksin der. ama insanlar öldürür. john lennon amacı ne olursa olsun öldürmeye karşıyım demiş. ben amacı yüce değilse öldürmeye karşıyım diyorum. ve asalaklarının gözünde john da ben de kaçığın önde gideniyiz. herneyse yoluma çıkmadığınız sürece sorun yok. yoluma çıkarsanız da çevrenizden dolaşırım. yani sonuçta çok da umrumda değilsiniz.

peki neden oturmuş bunları yazmakla vakit kaybediyorum? belli bir nedeni yok. intihar etmek istiyor ama beceremiyorsanız alkol içip jeff buckley dinleyiniz. bünyemde eser miktarda alkol var ve arka arkaya so real ve lover you should've come over dinliyorum. içimde bişeylerin taşmak üzere olduğunu hissediyorum ve garip bir şekilde gururlu, huzurlu ve heyecanlıyım. bu elveda zalim dünya edebiyatı değil. bu benim tarzım. beni nereye götüreceğini bilemeden, herşeyi göze alıyorum. bu bir yolculuk gibi. cennet, cehennem ya da araf olabilir sonu. ya da hiç bi bok olmaz. nerden bileyim ben? bilsem burda bunları yazıyor olmazdım herhalde. herneyse eğer içinizden biri bile bunları okuyup peşimden gelmeyi göze alacaksa eğer... herşeye değerdi.

belki başka bir hayatta görüşürüz.'

sadece yazanın okuyabileceği el yazısı aşağı yukarı bunları söylemişti. hala anlamayanlarınız için daha açık bir söylem: evet ben yazdım. çekmecedeki bahçıvan makasını boğazıma saplamadan önce. onu yaklaşık 2 sene önce kuruyan ön bahçedeki gül ağacını budamak için almıştım ama hiç kullanmadım. şu anda durup masama bakarken deli gibi gülmek istiyorum ama beni bundan alıkoyan bir ağırbaşlılık hakim odaya. şu an tam olarak nerdeyim bilmiyorum ama burda zaman kavramı biraz garip. o yüzden size bunu ne kadar zaman önce olduğunu söyleyemem. belki on dakika belki bir gün. kimse gelip beni yani bedenimi bulmadı. ona ceset demek istemiyorum. bu biraz, acımasız bir söz. neler olup bittiği hakkında bir fikrim yok. tek bildiğim birileri gelip beni alana kadar buralarda takılacağım. peki kimse gelmezse? hiçbirşey olmazsa? şey o zaman, yola çıkıp yeni şeyler keşfetme vakti gelmiş demektir.

daha önce dediğim gibi, belki birgün başka bir hayatta görüşürüz.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:52 | 1 yorum

böyle şeyler de var tabi

evet bi de sözlük olayı var. klavyem ortadan kaybolmuş, evet olmuş bu. o yüzden ekran klvyesi adı verilen şu zımbırtıyla yazdığım her kelimenin bana vrdiği acıyı tahmin bile edemezsin. herneyse işte sözlüğe girdim ve şöyle bişey gördüm:

lise yıllarından beri kopmadığım, kopamadığım canım arkadaşım. bir dönem sıra arkadaşlığından siktir etmiştir beni. siktir git demiştir açık açık. ama içinde bir yerde hep sevmiştir beni, bilirim. bildiğim tüm acaip kelimeleri ve çan çun çin tarzı asyalı yönetmenleri bilmemi ona borçluyumdur. kısa boyu, bi çeşit bişey olan saçlarıyla, bana tokat atışıyla, kadın-erkek tartışmalarımızla ve en önemlisi bir kadın olarak dogmalarını aşmasıyla unutmayacağımdır.
(
onurene, 23.07.2009 01:04

bu bahsi geçen benim. onurene de bizim onur. acaip oldum le. valla bak, duygulandım falan. sonra onura mesaj attım. oha çok duyguladım, diye. aynen böyle. ama pek duygulu olmadı sanırım.neyse

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:32 | 0 yorum

buralar renk-siz

hiçbiryere gitmeyen
yollara atmışım kendimi
çabuk yoruluyorum bugünlerde
dikkatim fazla dağınık
kolay sinirlenir olmuşum
annem tek ihtiyacım olanın
bir hemogram ve biraz ilaç
olduğunu düşünüyor
görüyorsun ya
bazen
anneler bile yanılıyor

söylesin biri
herşey aynı rengin tonlarıyken
nasıl sinirlerine hakim olur
insan


üzülme ama
arada eski dostlarla çıkıp
dertleşiyorum
ne olduğunu sorma ihtiyacı
duymayan
beni tanıyan
bana göz kulak olan
dostlarla

endişelenmene gerek yok
bazen
burada da yağmur yağıyor
sen yoksun ama
müzik var hala
ona sığınıp
yağmura açılıyorum
bazen

dünya siyah beyaz olsa da
insanlara mesajlar yolluyorum
el fenerimle
hiç tanımadıklarıma
yak, söndür
2 kez yak, bekle, söndür
3 kez yak, bekle, söndür
ve seni seviyorum
bazen gülümsüyorum böyle

beni düşün
ama fazla kafana da takma
ben hala küçük oyunlarla
küçük şarkılarla
küçük ellerimle
kirli dünyayla başa çıkabilirim
sen sadece renkleri de
getir
gelirken


ps. bu satırların oluşmasına varlığıyla katkıda bulunan yann tiersen'e selam olsun

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 05:17 | 3 yorum

Rek Lam Lar

dım dım dırı dım dım tısss....
evet sayın izleyicilerimiz, müzikal paylaşımımız artık sizinle
herzaman bekleriz efendim.
http://somethingstupidd.blogspot.com/

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 00:34 | 0 yorum

kısa

Bazen düşünüyorum da
Babam ölecek
Babam ölecek ve
Ondan geriye sadece
Bana hediye ettiği kitaplar ve
Ve ilk sayfalarına düştüğü
Notlar kalacak
Bazen bunu düşünüyorum işte
Yaşlar doluyor gözlerime

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 13:40 | 0 yorum

Sally on her likes&Dislikes ( nayır nalan kesinlikle amelieden falan aşırma değil)

itiraf ediyorum seviyorum;
- edgar allan poe
- jeff buckley'nin soooooovvvv riiiıııllllll diyerek içimi eritmesi
- bigün mustang eleanor sahibi olma hayalleri kurmak
- animeler, özellikle death note
- death note demişken; tabiki de 'L'
- karamelli dondurma
- yaşantıma fon olacak müzikleri arayıp bulmak
- sonra o müziklerle kendim çalıp kendim oynamak
-onurla olsun gizemimle olsun oturup muhabbet edip 2 tek atmak
-şöyle hafif doğu avrupa esintili gruplar (beirut, a hawk and hacksaw)
-gece uyuyamayıp şiire benzeyen şeyler sallamak
-ütopyalar kurup orda yaşamak (zaman zaman)

azalarak bitmesi gerektiğini düşündüklerim;

-annemin her planıma taş koyma çabaları
-vişne suyu, vişneli dondurma
-paris hilton ve tinkerbell adlı köpeciği
-eskicinin aynı playlisti defalarca çalması
-yolda önüne bakmadan yürüyen insanlar
-şu can sıkıntısı
-sigaraya yapılan zamlar
-sinemada telefonla konuşan insanımsılar



eaaahhh yoruldum şimdi,,, tu bi kontinyud....

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 13:34 | 0 yorum

ölüm raporu




Yığılıp kalmışım
Bi ara sokakta
Bembeyaz kiraçten
Hare çizmişler vücuduma
Melek olmuşum

Kapkara ceset torbalarına sarmışlar
Ağlayanım olmamış pek
Ölüler ağlamazmış çünkü
Otopsi için yarmışlar göğsümü
3 kişi tanıklık etmiş bu olaya
Doktor, asistan ve morg görevlisi
Adli bi vaka değilmiş belli ki

Gözlüklerinin üstünden süzmüş doktor
Çok ilginç demiş
Asistana ve morg görevlisine
Böylesini hiç görmedim
Sükunetle başlarını sallamışlar diğerleri
Ve bu vaka kayıtlara kalp yetmezliği olarak geçmiş


Ölüm raporuna aşağı yukarı şöyle demiş
Çok garipti
Evet kesinlikle kalp yetmezliğiydi
Çünkü
Zavallının bi kalbi bile
yokmuş

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:54 | 0 yorum

yann tiersen- monochrome


http://www.4shared.com/file/84475264/3a8c6416/Yann_Tiersen_-_03_-_Monochrome.html?s=1



Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

I am pilling up some unread books under my bed
And I really think I'll never read again.

No concentration,
Just a white disorder
Everywhere around me,
You know I'm so tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.
Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Sometimes I search an event
Or something to remind,
But I've really got nothing in mind.

Sometimes I open the windows
And listen people walking in the down streets.
There is a life out there.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me


Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

I am pilling up some unread books under my bed
And I really think I'll never read again.

No concentration,
Just a white disorder
Everywhere around me,
You know I'm so tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.
Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Sometimes I search an event
Or something to remind,
But I've really got nothing in mind.

Sometimes I open the windows
And listen people walking in the down streets.
There is a life out there.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me

Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

I am pilling up some unread books under my bed
And I really think I'll never read again.

No concentration,
Just a white disorder
Everywhere around me,
You know I'm so tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.
Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Sometimes I search an event
Or something to remind,
But I've really got nothing in mind.

Sometimes I open the windows
And listen people walking in the down streets.
There is a life out there.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me

Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

I am pilling up some unread books under my bed
And I really think I'll never read again.

No concentration,
Just a white disorder
Everywhere around me,
You know I'm so tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.
Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Sometimes I search an event
Or something to remind,
But I've really got nothing in mind.

Sometimes I open the windows
And listen people walking in the down streets.
There is a life out there.

But don't be scared,
I found a good job and I go to work
Every day on my old bicycle you loved.

Anyway, I can try
Anything it's the same circle
That leads to nowhere and I'm tired now.

Anyway, I've lost my face,
My dignity, my look,
Everything is gone
And I'm tired now.

But don't worry
I often go to dinners and parties
With some old friends who care for me,
Take me back home and stay.

Monochrome floors, monochrome walls,
Only absence near me,
Nothing but silence around me.

Monochrome flat, monochrome life,
Only absence near me,
Nothing but silence around me



http://www.youtube.com/watch?v=Do_HpqILPLo




Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 01:52 | 0 yorum

O değil de

şimdi farkettim. bugün ne güzel ölünürdü be hacı.

neyse...

yatıyımda uyuyayım bari..

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 13:06 | 0 yorum

Beirut dinleyiin lan


dinleyin, süper bi grup bence. zach condon da süper bi insan. kendisinden yann tiersen esintileri alabilirsiniz. şöyle bi siteleri var:
http://www.beirutband.com/

süper lan, dinleyin bence. kesin dinleyin ama. o kadar söylüyom yani.

Bu arada; yirim lan ben seni. ne tatlısın:) ehehe. neyse...

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 06:29 | 0 yorum

Ölmek istedim

Ölmek istedim
Bazı şeyleri içinden geldiği an
Yapmalı insan
Sonra çok geç oluyor çünkü
Korkaklaşıyor insan

Ölmek istedim
İlk kez de değildi bu
Ama ben hiç içimden gelenleri
Yapamadım ki
Fazla güçsüz ve korkak ve
Yalnızdım

Ölmek istedim
Hem de çok
Bu ezme ve ezilmeye dayalı
İlişki müsvetteleri
Bir son bulsun diye
Erisin diye
Göğsümdeki buzlar

Sen hiç öldün mü?
Ben her ölmek istediğimde
Biraz daha öldüm


Sen bana baktın
Genç bir kız gördün
Alaycı, gururlu, neşeli kendince
Ben aynaya baktım
Bir ceset gördüm
Soğuk, kasvetli, aslında orada olmayan

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:02 | 0 yorum

HSBC Fotoğraf Yarışması

Sevgili Gizemciğimin mesajıyla haberdar olduğum bi atraksiyon oldu Hsbc fotoğraf yarışması. Teması 'görmek değer vermektir.'miş. Jüri üyeleri arasında da Ara güler, Sabit Kalfagil vs vs varmış. en birinci gelecek olan yarışmacıya da tam 15 bin tl ödül varmış. bizi gayet heyecanlandırdı bu haber. ayrıntılar vs de şurada:
http://www.hsbc.com.tr/tr/HSBC_hakkinda/vizyon_ve_degerlerimiz/fotograf_yarismasi.asp?WT.mc=HBTR_fotograf_yarismasi-468_60

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:06 | 0 yorum

Aldırmayın

Rahatsız bir sıra.


Kürsüdeki hoca bir şeyler anlatıyor. Yorgunum. Uykum var. Bir gece önce yaşananların kafa karışıklığı biniyor hepsinin üstüne. Başımdaki ağrı dalga geçer gibi gidip gidip geliyor. Herkes zabıt katibi gibi hocanın ağzından çıkanları not alıyor. Ben onu çoktan sallamışım.


Başımı kaldırıp etrafıma bakıyorum ve gördüklerimden iğreniyorum.
Nerden geldiğini anlamadığım bir güç ve kendimi bile şaşırtan bir dürtüye uyup başımı sıraya gömüyorum. Sıraya çarpan alnımın sesi, kırılan burnumdan gelen çatırtıyı bastıramıyor. Burnumdan boşalan kan, Marx’ın tarihsel determinizmiyle ilgili bişeyler karalanmış parşömen kağıdında arabesk şekiller çiziyor ve ben onlara hayran kalıyorum.


Tişörtüm, ayakkabılarım her şey kan içinde.


Kanı durdurmaya çalışmadan etrafıma bakınıyorum tekrar. Olan bitenin farkında değil kimse. Hoca saçmalamaya, diğerleri katipliğe devam ediyor.

Cesaretimi toplayıp burnuma dokunuyorum. Her şey yerli yerinde.

Bir parça kan, sadece bir damla kan parmak uçlarımda geziniyor.


Neydi bu? Hayal mi? Sanrı mı? Kim bilir….

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:26 | 0 yorum

I wish to weep, all this poetry is stupid

all theories
like clichés
shot to hell,
all these small faces
looking up
beautiful and believing;
i wish to weep
but sorrow is
stupid.
i wish to believe
but belief is a
graveyard.
we have narrowed it down to
the butcherknife and the
mockingbird.
wish us
luck.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 09:07 | 1 yorum

bugün kendime izin verdim



'bi genç kızın aşk acısıyla ıslattığı, buruşuk bir mendil
gibiyim.'

bileğimdeki delik fazla derin artık, canımı yakıyor. bugün izin verdim kendime.


kalp atımlarımı durdurabiliyorum, ara veriyorum yaşamaya.


benimle gelebilseydin eğer aşkın denizine


boğulurduk tekila shotlarında


gözlerimdeki çiviler korkutuyor beni


herzamankinden daha fazla


ay ışığı bile canımı yakıyor


bugün izin aldım yaşamdan


izinliyim


dokunmayın bana...


Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:53 | 0 yorum

zero cool




Yanıma oturduğun gün
Biliyordum aslında
Biz birbirimizdik
Sırf bedel ödemiş olmak için
Bileklerimizi keserdik
Aşık olamayacak kadar çok
Birbirimizdik
Ne ironik
İsimlerimiz bile aynıydı
Evlensek
Soyadımı değiştirmeme gerek kalmazdı
Sen Tyler’dın ben Marla
Ben Sally’dim sen Jack
Fight Club’dan alıntı yapmaya başlamışsan eğer
Durumlar fena demektir demiştin
Bi tümörüm olsa adını sen koyardım
Durumlar bu kadar fena işte
Ama sen anlarsın
Prozacları paylaşırken
Seni hiç unutmıcam demiştin
Bende unutacaksın
Unutmalısın dedim
Dizlerime yattığında
Saçlarını çekmiştim hani
Benden bu kadar mı nefret ediyordun demiştin
İçim kan ağlamıştı
Hatırlıyor musun?
İnsan hep en sevdiğini incitir demiştin
Ve ben ağlamıştım
Ama sen hiç bilmedin
Şimdi biliyorsun işte
İlk otumu içtiğimde
Ağzıma sıçmıştın
Ellerimden nefret ederdim hani
Kalemle delik deşik etmeye kalkmıştım
Gözlerime bakıp bişeyler söyledin
Ve ben yapamadım
Telefonun iki ucunda
Mad World dinleyip
Kirletilmiş ruhlarımıza ağlardık
Böyle gider bu baby brother
Ama sanırım biz hep
Birbirimizin tümörü olacağız
Ölene dek..

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 10:12 | 0 yorum