jarvis cocker


jarvis cocker beyefendi. çok süper leonard cohen coverlıyor. kendi şarkıları da hoş tabi.

çok acayip bi insan kendisi. dinliyorum ara ara.

giyim tarzı da böyle hoşuma gidiyo.




bu gözlüklerden ben de taksam nasıl olur acaba?

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:28 | 0 yorum

hair in eye, hair in the air


dün şekerciden bişey aldım, kutusuna aşık olaraktan. sonra eve gelip resim çektim webcam de.

üstündeki resme pin up deniliyodu sanırım ama emin değilim.
zaten ışığı ayarlamayıp parlatmışım resmi net görünmüyo.
o değil de benim saçlar nası olmuş öyle ya, şimdi fakettim. onur boşuna bi çeşit bişey senin saçların dememiş demekki. ilginç.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:45 | 0 yorum

65daysofstatic

post rock ekolünden güzide bi grup. ama dingin değil pek, yerinde duramayan, öfkeli bir miktar. sitelerindeki şu video da zaten gösteriyor durumu. çok fena etkilenmiştim izlediğimde. izleyin, dinleyin, yayın der ve çekilirim.
http://www.65daysofstatic.com/2009/03/23/439/

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 04:21 | 0 yorum

hüzün kasabası masalı

Zamanın ve mekanın önemli olmadığı bir dünyada belki çok çok uzun zamanlar önce belki de tam şu anda, belki milyonlarca ışık yılı uzaklıkta belki de yanı başınızda mutsuz ve umutsuz sakinleriyle Hüzün kasabası yaşarmış. Bu evrende her şey canlı ve bir ruha sahipmiş. Kasabalar, nehirler, kediler ve hatta ıspanaklı pastalar bile. Sadece belli etmezmiş çoğu, bir kısmı da inkar edermiş bir ruha sahip olduğunu. Hüzün kasabası hiçbir ölçünün ölçmeye yetmeyeceği kadar yüksek bir tepenin kenarına kurulu, birbirinden garip evleri ve sakinleriyle siz alçak gönüllü dostlarımızın ilgisini çekebilecek ufak bir köymüş. Bu kasabada yaşayanlar, hiç değişmeyen gökyüzünün altında bedenlerindeki ve ruhlarındaki yaraları gizlemeye gerek duymadan geçirirmiş günlerini. Bilinen dünyadaki yansıması melankoli ve deliliğin sınırlarında gezmek olan bu kimseler birbirlerine fazla yaklaşmadan ancak yine de bir arada sürdürürmüş yaşamlarını. Birbirlerine uzak durmaları sevmediklerinden değilmiş diğerlerini ya da kasabalarını. Yalnızca acıtmak istemezlermiş canlarını, çünkü dokunursalar eğer birbirlerine kanayabilirmiş tekrar yaraları.
Kasabanın en ucundaki karton kutudan evde genç bir kız yaşarmış bebekleri ve dikişleriyle. Pisaymış adı. Bir zamanlar pisagor denirmiş matematiğe olan ilgisinden dolayı. Pisaya dönüşmüş zamanla dillerde. Karton kutusunun içinde karton kokusu ve çamurdan pastalarıyla yaşamaktan memnunmuş pisa. Ama sonra yetmemeye başlamış kendine yarattığı bu küçük dünya. Adını koyamamış bir türlü. İstediği şey başka bir şey, başka bir yermiş belki de. Ama hüzün kasabası sakinleri için oradan başka yer yokmuş ne bu dünyada ne de bir başkasında. Kimsenin aklına gelmezmiş kurşun gibi gökyüzüyle ve uçuruma akan cılız gözyaşı ırmağıyla hüzün kasabasından başka bir yer olabileceği dünyada. Hepsi kendi halinde komşularıyla gözyaşı ırmağının kıyısında yansımasına bakarken adını koyamadığı bir duygu çalkalanırmış içinde. Ayaklarına kadar inen kırmızı siyah çizgili kazağıyla en fazla on yaşında olan mika petrol kadar siyah nehirde sivri taşlardan setler yapıp sonra yıkarmış. Sivri taşlar küçük ellerinde yaralar açarmış da aldırmazmış o. Kasabanın gerisindeki ormanın kıyısından getirirmiş taşları çoğu zaman. Belki ormanın içinde çok daha düzgün taşlar vardır diye düşünürmüş bazen. Ama asla giremezmiş ormana. Hüzün kasabasındaki herkes ölesiye korkarmış o ormandan. Kabuslar ormanı derlermiş adına. Orada asla karşılaşmak istemeyeceğiniz korkunç şeyler varmış. En korkunç kabustan daha korkunç. Ormanın kenarındaki birbirine dolanmış garip şekilli ağaçlar düşmanca hışırdar gibi gelirmiş küçük çocuğa. İçinden uçurumun kenarındaki kız şarkısını mırıldanıp toplayabildiği kadar taşı alıp kazağının eteğine hızla dönermiş diğerlerinin yanına.
Simsiyah saçları ve bir korkuluk kadar zayıf vücudu varmış genç adamın. Henüz bir adı yokmuş. Belki de çok eskiden varmış ama kullanılmamaktan unutulup gitmiş. Şey derlermiş ona, seslenmeleri gerektiğinde. Şey çoğu günler ormanın kıyısında durup karton evde yaşayan kızla konuştuğunu hayal edermiş. İyi anlaşabilirlermiş, iyi arkadaş olabilirlermiş, sevebilirlermiş. Dokunabilirlermiş hatta, bunun gibi şeyler işte. Ancak genç adam çok utangaçmış yüzündeki çillerden dolayı. Bilmediği şey ise pisanın şeyin çillerini çok sevimli bulduğuymuş. Her gün evle ormanın ortasındaki kayaya oturup bir konuşma kurgularmış kafasında. Bir gün pisa görmüş onu tek başına oturur ve mırıldanırken. Usulca yaklaşıp dokunmuş omzuna. Korkudan bayılacak gibi olan şey kekelemeye başlamış. Konuşmaya çalıştıkça daha da beter olmuş her şey ve kekeledikçe öfkelenmiş genç adam. Ancak elinden bir şey gelmeyeceğini biliyormuş durumu düzeltmek için. Hayallerindeki kızla konuşabilmek için yakaladığı bu ani şansı değerlendiremediği için hem kızgın hem de üzgünmüş. O kadar üzülmüş ki kalbinin yırtıldığını sanmış. Gözlerinden birer damla yaş akmasını engelleyememiş. Artık onu sonsuza kadar kaybettiğini sanmış ama gördüğü şey bir an durdu sandığı kalbinin tekrar atmasına neden olmuş. Pisa da onun kadar üzgünmüş ama gülümsüyormuş bir yandan da. Parmaklarının ucuyla silmiş yaşları ve yerden bir taş alıp genç adama vermiş. Tekrar gülümsemiş son kez ve arkasını dönüp evine yürümüş.
Genç adam olanların etkisiyle sarhoş olmuş sanki. Hem mutluymuş hem de ölesiye meraklı. Sevdiği kız onunla ilgilenmiş, onun farkına varmış hiç konuşmasalar da. Sonra ceketinin altındaki minik cin yakasına tırmanıp kulağına fısıldamış. Seni sevdiğini bir an için olsun düşündüysen tüm evrenlerdeki en şapşal erkek olmalısın. Seninle alay etti. Konuşmadı bile ve sana layık gördüğü hediyeye bak. Bir taş! Değersiz bir taş. Şeyin gülümsemesi donup kalmış yüzünde. İçi içini yiyormuş şimdi. Ya aptal cin haklıysa? Ya sadece dalga geçtiyse benle? Bu düşünce minik kalbini üzüntüyle doldurmuş. Kayanın dibine çökmüş ve biraz önceki yaşananları tekrar tekrar geçirmiş zihninden. Bir ipucu aramış. Öylesine dalmış ki, gece olduğunu fark edememiş bile. Hava kararıp da ay gökte yükselince, ormanda bir şeyler değişmeye başlamış. Birbirine sıkı sıkıya sarılmış olan ağaçlar ayrılmaya başlamış. Açılan aralıktan bir patika görülmüş.
Bir an olduğu yerde kalan şey kalkmış yerinden bir süre sonra. Öyle bir durumdaymış ki ne korkunç ormanı ne de tehlikelerini düşünüyormuş. Yavaşça ilerlemiş o daracık patikadan. Ağaç köklerine takılıp yerdeki sivri taşların üstüne kapaklandığında bile durmamış. Yırtılan pantolonundan sızan kan damla damla akıyormuş çakıllı yola. Ama aldırmamış hiç. Ta ki yolun sonundaki tek penceresinden yorgun bir ışık sızan kulübeyi görene kadar. Kulübenin önündeki kaynaktan gece kadar karanlık bir su çıkıp ormanın derinliklerine karışıyormuş. Gözyaşı ırmağının kaynağı bu olmalı diye düşünmüş. Ve usulca ilerleyip kapısını aralamış minik kulübenin. İçerde ayışığından daha parlak saçları olan iki kadın varmış. Sonra kadınlardan biri ona yüzünü diğeri sırtını dönmüş. Elini kaldırmış kadın ve birden anlamış genç adam. Aslında tek bir kadın varmış odada ve diğeri onun sihirli bir yansımasıymış. Tıpkı pisanın gözyaşı ırmağına düşen yansıması gibi. Kadın beline kadar uzanan saçlarını sallamış hafifçe. Şimdiye kadar kokladığı her şeyden daha muhteşem bir koku yayılmış şeyin etrafına.
Kadın sanki zamandan muaf gibiymiş. Hem çok yaşlı hem de çok gençmiş aynı anda. Ve neden sonra konuşmaya başlamış genç adamla hem de hiç kıpırdatmadan dudaklarını.
- neden burada olduğunu biliyorum, genç ve safsın. Üstelik aşıksın. Suçun çok büyük genç adam. Aşka düşmek bir genç adamı güçsüz kılar, oysa güçlü olmalıdır erkek dediğin. Göze alabilmelidir pek çok şeyi. Peki sen göze alabilecek misin aşkın için acı çekmeyi?
Şey şaşkınlıktan donakalmış, tek bir kelime dökülmemiş dudaklarından. Ama kalbi susmamış tabi, elbette demiş, elbette göze alabilirim aşkım için pek çok şeyi.
- pekala, demiş ayışığından daha parlak saçları olan kadın, sana hayal ettiklerini değil gerçeği verebilirim yalnızca. Peki zayıf ve zavallı yüreğin kaldırabilecek mi gerçeğin acımasız ağırlığını?
Siz ait değilsiniz birbirinize, büyük felaketlere yol açar birleşmeniz. Şu an seni gördüğüm gibi görebiliyorum olacakları, büyük çok büyük acılar. Yalnız sana değil, sevdiğine de acı vereceksin. Kalbin taş kesilecek acı çekmekten. Ama kendi acılarından değil onunkilerden gelecek felaketin. Anlıyor musun beni? Siz asla bir araya gelmemelisiniz.
Şeyin minik kalbi itiraz etmiş olanca gücüyle. Hayır, o benim bu dünyada sevebileceğim tek şey. O olmazsa eğer yaşamanın bir anlamı olmaz benim için. Peki sen anlıyor musun bunu kalpsiz cadı?
- kırıcı oluyorsun genç adam. Ancak seni üzgün görmek kalbimi ayırıyor bir milyon parçaya. Sana bir emanet vereceğim, sevdiğine ulaştırman için. Bu taşıması da kullanması da meşakkatli bir hediye olacak ama. Bir lanet belki de. Eğer bu laneti atlatabilirseniz olabilirsiniz ancak sonsuza kadar beraber.
Ve arkasındaki parlak camı alıp uzatır genç adama. Bir aynadır bu, ama bilmez genç adam ayna nedir. Sihirdir onun için bu sırlı cam. Aynanın keskin ucu yaralar adamı. Parmaklarının ucundan bir damla kayar kadının kar beyazı avcuna. Kadın uzanıp alnına tüy gibi bir öpücük kondurur genç adamın. Kulübesinin kapısından el sallarken içi hüzünle dolmuştur.

Geldiği yoldan geri dönen genç adam kayanın yanına vardığında tekrar sarılıp yolu kapatır ağaçlar. Sanki hiç yaşanmamış gibidir o gece olanlar. Elindeki aynaya bakan şey sevmez aynadaki adamı, güçsüzdür ve çillerle kaplıdır suratı. Ne de çirkin diye geçirir içinden. Aynayı yere koyup bir uykuya dalar karanlık ve puslu.

Ertesi gün de diğer günler gibi gelmiş hüzün kasabasına. Ağır ve kasvetli. Uyanmış genç adam huzursuz uykusundan ve yürümüş evine doğru kalbinin sahibesinin. Karton evin içinden pisanın sesini duymuş mırıldanan eski bir şarkıyı. Kalbi sıkışmış bir an. Aynayı fırlatıp atmak istemiş. Ama yapmasını engellemiş bir şeyler çünkü kadın haklıymış. Aşık olmak bir erkeği güçsüzleştiriyormuş işte. Bırakmış öylece kapının önüne lanetli aynayı ve yürümüş ağır ağır uçurumun kenarına.
Yeni güne yeni bir yüzle başlamak ister gibi kalkmış yatağından pisa. Kartondan evinden çıkmış dışarı yeni günü solumak için. Sonra kasılmış ayağı büyük bir acıyla ve eğmiş başını görmek için neyin yaraladığını onu bu kadar derin. Parlak ayna, bulanmış iki aşığın kanına. Büyülenmiş gibiymiş kız bu göz alıcı parlak camın karşısında. Sanki bütün ışığı ve her rengi içine alır gibiymiş bu yeni nesne. Bu bana bir hediye diye düşünmüş kız, çok kutsal bir yerden. İçimi esir alan hislerin nedeni buymuş demek ki. Bu düşüncelerle göğsüne bastırıp aynayı girmiş kartondan evinin içine. Ve yerleştirmiş onu bütün çamurdan pastalarının bulunduğu tepeciğe. Ve hediyesine dikkatle attığı ilk bakış kalbini korkuyla doldurmuş zavallı şeyin. Karşısındaki bir canavarmış belki de bir cadı. Hayatında gördüğü en çirkin suratmış bu, yüzündeki onca kaynamış yara ve dikişle öyle korkunçmuş ki. Cesaretini toplamış sonra, yaklaşmış yabancıya yavaşça. Konuşmaya çalışmış, öğrenmeye çalışmış kim olduğunu. Garip bir şekilde oldukça tanıdık geliyormuş bir yerden bu yüz. Yaklaşmış, yaklaşmış neredeyse burun burunaymış şimdi yabancıyla.
Sonra anlatılması katlanmasından güç bir kederle burulmuş içi. Aynadaki canavar kendisiymiş bütün o yaralar ve dikişlerle. Öyle çarpılmış ki yüzü acıyla kabuk bağlamış yaraları kanamaya başlamış tekrardan. Unutmak için her şeyini verdiği yaraları. Var olduklarını unutmak yok olmalarını sağlamamış besbelli ama elinden ne gelirmiş zavallının. Kırık kalbindeki acı ve dipsiz çaresizliğiyle oturmuş karşısına acımasız aynanın. Ve başlamış teker teker bütün dikişlerini sökmeye bütün gün ve bütün gece. Yüzünü bir arada tutan dikişlerini asılırken gözyaşları karışmış demir tadında kanına.
Şey beklemiş bütün gün ve bütün gece o uçurumun kenarında. Ta ki kan kırmızı ay yükselene kadar gökten. Ayın halini gören genç adamın kalbi bin parçaya ayrılmış. Kıpkırmızı bir tabak gibi yükselmiş göğe ay. Ve o an anlamış gerçeği bütün acımasızlığıyla. Ve bırakmış kendini uçurumdan aşağıya. Çünkü anlamış o ve sevdiği kızın testi geçemediklerini. Ve aşıkların ölümlüğünü. Ve aşkın ölümlüğünü.


8 eylül 2009 Salı 22.57

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:59 | 0 yorum

jon dillinger ya da jonny depp





uzun zamandır söylemek istiyorum. halk düşmanlarını izlediğimden beri yani. çok uzun değil ama biraz uzun işte.


sanki johnny deppin bu hali daha iyi gibi. 1930lar gangster modeli.


hep bu halde kalsın. çok sevdim.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:18 | 4 yorum

oysa ben müziği seven bi insanım

Dün gece kardeşim gece 2 gibi odaya dalıp abla çabuk gel ve şu an hatırlayamadığım başka bişeyler söyledi. Ben o sırada uyuyor ayağına yatıp film izliyordum. Gelmicem dedim. Gel bak lütfen, pişman olmayacaksın dedi. Ya git gelmicem dedim. Çünkü beni neden çağırdığını tahmin edebiliyordum. Tnt adı verilen televizyon kanalında basement sessions adı altında bir şeyler yayınlanmaktaydı çünkü. The white stripes, the shins ve adını hatırlayamadığım solo takılan bir elemanın minimal bir ortamda kaydedilmiş konser kayıtlarıydı. Aslında tanıtımını görmüştüm ve gördüğümde aha, tamam kesin izlicem ben bunu demiştim. Ama sonra işte o an nedense vazgeçtim. İzlediğim film ağır bastı herhalde. Bir de 16 yaşındaki erkek kardeşimin de aynı şeyi keşfedip ilgi duyması zoruma gitti sanırım. Dünyadaki bütün iyi ve güzel şeyler benim olsun, başka kimse bilmesin, duymasın istedim. Özellikle de ergenlik çağındaki bi oğlan çocuğu, kardeşim olsa da kendisi. Aslında mutlu olmam gerekirdi, olacak bu çocuk diye düşünüyorum şimdi ama işte o an tersledim çocuğu. Ama şu an acayip pişmanın lan, keşke izleseymişim ya da en azından white stripes kısmını izleyip filme geri dönseymişim. Film sonuçta kaçmıyo, bilgisayardan açıp izlersin de mi? Kalk, izle işte. Sevgili jack ve meg sizden özür dilerim bu fevri tavrım için. Bi de çağrı –kardeşim kendisi- senden de özür diliyorum bak, özenti değilsin. Ama artık john lennon tişörtümü giyme. Böyle hoş olmayan davranışların yüzünden ikimiz de zararlı çıkıyoruz bak. Bi de şimdi ben bu kayıtları nerden edinebilirim onu bilen duyan varsa benimle iletişime geçerse benim gözümde dünyanın en birinci insanı olur. Ah be keşke izleseymişim be.


Maskülen bayan vokal diye bişey varsa o da amanda palmer olmalı.


Şimdi the Dresden dolls dinlerken aklıma geldi. Ben çocukken ama gerçekten çocukken (yalancıktan çocuk nasıl olur onu da anlamadım da neyse) kuzenimin orgu vardı. Oyuncak gibi bir şey işte, o yetenekli olduğu için oyalansın diye almış annesi ya da babası. İşte ben ne zaman o orgun başına geçsem böyle deli gibi tuşlara basar kafadan atmasyon sözlerle harmanlardım. Dım dım dım dım dım rararara dam babamba bam… Bunu yaparken de ara ara gülme krizine girerdim çünkü çok eğlenceli gelirdi yaptığım şey. Tabi insanlardan hiç olumlu tepki alamadım o zamanlar. Hala da alamadım gerçi. Kimse desteklemediği gibi memnuniyetsiz bakışlardan yaptığımın hiç hoş karşılanmadığını sezmiştim. Bunun Dresden dollsla alakası nedir diye soracak olursanız, bu grubun bazı şarkıları, misal girl anachronism aynen de o benim salladığım şarkılara benziyor. Vay bee dedim vay bee. İşte küçük yetenekler böyle sanattan soğuyor. Müzik dünyası beni sen kaybettin canım. Başın sağolsun. Ha? Ne? Amanda varken ben kim miyim? Aşk olsun.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 02:28 | 0 yorum

kafa karmaşası hep bunlar

Sevgili salak günlük
Bunu bir hitap olarak kullanmak istemiyorum çünkü günlük yazmıyorum ben. Nefret ederim günlüklerden. Sadece aklıma esenleri estiği gibi ipe dizip süs niyetine oraya buraya asıyorum. Ama bu şey hoşuma gitti.


Kardeşimin okuduğu bir kitabın adıydı. Sevgili salak günlük. On yaşındaki kızların okuması için kocaman harflerle yazılmış pembe bir kitap. Adını hatırlamadığım günlük yazarı sınıfının en tatlı üçüncü çocuğundan hoşlanıyor ve onun için sınıfın en güzel kızı –ki saçının her bölgesini farklı bir şampuanla yıkadığı iddia ediliyor- angeline ile savaşmak zorunda. Falan filan. Şimdi bundan bahsetmem bence çok yersiz ama zaten alakasız şeyler var kafamda ve ben bunları sınırlamamaya karar verdim. Teşekkürler, teşekkürler.


Bir süredir içim çıprıyor. Gerizekalı word çıprama sözcüğünü kabul etmeyip çırpma ya da onun gibi bişeye çevirip durduğu için bi miktar sinirlendim şu an. Ama neyse pek de önemli değil. Benim içim çıpradığı zaman kötü bişeyler olur. Yani ne biliyim olmasa da bana olacakmış gibi geliyo. İç çıpraması. Evet. Şimdi eminim aranızda bu kavrama yabancı olanlar vardır. Aslında tamamen kendi uydurmam olan bişey ama bence cuk oturuyor. Kısaca açıklamak gerekirse böyle midemin oralarda bir yerlerde, çalkalanma tarzı hareketler yani tamam somut bi hareket olmayabilir o yüzden his diyelim. Evet çalkalanma gibi bir his. Ve çok minimalist bir mide bulantısı. Bu da his bazında tabi. Benzetme yapmak gerekirse, sanki birden hiç ummazken sokakta ya da ne biliyim metroda platonik aşkının karşına çıkıvermesi sonucu duyulan ve eli ayağı birbirine dolayan bir ani şok dalgası. Ama tabi bunun beraberinde kötü bişeyler olacağına dair bir his. Kendini boktan hissetmem. Ve saire, ve saire. Bu arada sanırım bitişik yazılacaktı bunlar.

İç çıpraması fena bişey. Hiçbişeye odaklanamıyorsun. Midendeki his geçsin diye bekliyorsun. Gırtlağın kurumuş oluyor. Yutkunmak zor. Öyle işte. Tamamen kuruntu olabilir bu ama napıyım arkadaşım içim çıprıyor benim. Böyle deniz sularının kayalara çarpıp çarpıp geri dönmesi gibi içimde bişeyler çarpıyor böyle göğsümden gırtlağıma doğru. Acaba tıpa böyle bir kavram kazandırmak için ne yapmam lazım. Çünkü iç çıpraması da hayatın bir gerçeği. Nedir yani?

Bak bunu defalarca söylemiş olmalıyım ama gerçekten ve hatta yeminle deliriyorum ben. Bütün yaz bomboş ve hatta bombok geçip gidiyor. Tek bir insan yok şu şehirde. İnsan var tabi. Birlikte olmak istediğim dostlarımı kastediyorum. Yoksa diğer türlü insanlar istemediğin kadar. Gözünü kapasan da kurtulamayacağın türden insanlar. Küçük kafalılar. Anatomik olarak değil, düşünce olarak yani. Yoksa dışardan bakınca normal insan. Eli var, ayağı var. Çay içen, alışveriş yapan insanlar. Ama içi bir başka, küçük hesap adamı ya da kadını. Beni buradan çıkarın. Noolur be.

Yeni başlayanlar için japonca gibiyim
O kadar karışık, o kadar uzak

Ordan oraya atlıyorum şebek gibi. Fiziksel olarak değil, kafamın içinde. Zaten hareket etmeyi sevmem pek. Hayır bu word hakkaten gerizekalı. Bak, gene konudan konuya sıçramış olacağım ama şebeğin altını yeşille çizmiş. Neymiş, argo veya kaba sözcük. Siktir lan. Aha bunu çizmedin. Word var ya, yavşaksın oğlum sen. Zaten çok kötü konuştuğumu söylemişti sevgilim. Konudan konuya atladığım için insanlar anlamakta zorlanıyormuş beni. Of ya, harbiden sıkıldım. Can sıkıntısı. Her şeye sebep aslında can sıkıntısı.

‘dünyanın ortasında aşk için ağlıyorum’ böyle bir film var. Çok acayip geldi bana. Gerçi sadece yarısını izleyebildim çünkü çok uzun geldi bana. İlişkilerle ilgili bi filmin iki buçuk saat olması çok gereksiz. Ben zaten konusundan falan bahsetmek istemiyorum şu an. Böyle bi isim olur mu ya? Hayır filmde de ortada olmakla ilgili bişey yoktu. Dünyanın ortası falan. Japonyadasın zaten. Ne ortası. Pazarlama tekniği diye bişey var. Böyle bir isim hangi izleyiciye ilginç gelir de izler onu ben bilemedim. Ama isim bu kadar tırtsa film ne kadar tırttır kim bilir diyerek izlemiş olabilir insanlar. Yanlış anlaşılma olmasın, film kötü değil. Hatta oldukça beğenenler çıkacaktır. İsme şeyettim ben, ondan.




Film demişken bu şehir o kadar boktan ki soysuzlar çetesi hala herhangi bi sinemada hala gösterime girmedi. Bazen ne işim var benim burada diye düşünmeden edemiyorum. Oysa tarantino ve ben… (sonradan fark ettim ki ilk cümlede ardı ardına hala kelimesini kullanmışım, size sinirliyim demiştim ama.)



Tatilin başında annem çantamdaki paketi görmüş. Hem ağlıyor hem sigara içiyor. Noldu diye sordum. Kızım senin bana söyleyemediğin bi sorunun mu var dedi. Aynen böyle. Sanki arkadaş anneymiş gibi. Böyle bir kavram var ya, annesiyle arkadaş olan kızlar var mesela. Ama ben onlardan değilim. O yüzden annem arkadaş anne ayağına yatıyorsa benim başım fena halde dertte demektir. Neden sigara içiyorsun dedi. Ben de sen neden içiyorsun dedim. Ben hiç paket almadım dedi. Tabi babamdan hergün iki üç dal hacıladığın için almana gerek yok demek isterdim diyemedim. Sessizliğimi gören annem atağa kalktı. Hastalıklı olduğunu biliyorsun değil mi dedi. Hastalıklı. Tam da bu sözü kullandı. Unutmama hiç izin vermedin ki anne. Diyemedim. Tamam 7 yaşında zatürreeden hastanede yatmış olabilirim. Ama bu beni hastalıklı yapmaz. Ama tabi annelerle böyle konularda tartışmaya girilmez. Yine de hastalıklı falan değilim ben anne!

This is my last good bye. Olsa keşke.



Neil gaiman bize gelse, arkadaş olsak, kanka olsak. Kankalığa doyamasak, birbirimize hiç doyamasak. Tadından yenmez. Neilcim desem, nerden geliyor aklına bu masallar. Nasıl bu kadar fantastikken bu kadar gerçek oluyor senin anlattıkların. Şöyle bir baksa gözlerime gözlerime. Güzelim, biz İngilizler ne kadar dandik bir millet olsak da arada gerçekten dahi olan birkaç eleman çıkıyor bizden de. O da benim şu sıralar. Eahh, tamam abarttım. Öyle bişey demez bi kere neil. Ama napıyım, anlayamıyorum ki nasıl olduğunu. Çözen varsa bu adamın sırrını akşam gelsin, ben burlardayım. Ya da sen gelme neilin kendisi gelsin. Biz onla takılalım.

Bir şarkı olsaydım; Elvis costello- ı want you olurdum.
Bir renk; parlak koyu yeşil
Bir yemek; tandoori
Bir tatlı; yabanmersinli pay
Bir film; 12 maymun
Bir kitap; bindokuzyüzseksendört
Bir ben; ben olmazdım


Çak. Çak. Çok. Çok. Çak. Çok. Chuck. Chuck. Choke. Choke. Chuck. Palahniuk.




Hergün 2 doz Urna chahar tugchi dinlemelisiniz. Uykuyla uyanık olmak arasındaki yumuşak zeminde bir gezintiye çıkarabilir sizi sesiyle bu sevimli Moğol hatunu.





I hurt myself today to see ıf ı stil feel
The needle tears a hole
I focused on the pain
The only thing thats real


Birine dönüşme şansım olsaydı bu Alison mosshart olurdu. Çok tarz, çok yetenekli, çok cool. Bir kadının olması gereken her şey yani.

Gece 3te yatıp, saat 11buçuk gibi kalkıyorum artık. Yani bu durum kendi içinde bir düzene oturdu ama hemen değiştirmek lazım o düzeni. Ankarada da böyle uyursam derslere zor girerim ki bi söz verdim kendime not ortalamam iyi olcak diye. Yine de o satte kalkıp kahvaltı olarak annemin birbirinden müthiş çorbalarından içmek süper oluyor. Tabi ankarada nerden çorba bulacağım o da var. En iyisi daha adamakıllı yatıp kalkmaya alışayım ben.

Posted by Sally Zucco | tam da şu saatte: 03:23 | 1 yorum